**"Grev Yasakları, Pazarlıklar ve Sınıfın Burnunu Sürttürme Operasyonu"**

 **"Grev Yasakları, Pazarlıklar ve Sınıfın Burnunu Sürttürme Operasyonu"**


30 Temmuz 2025 , 10150 sayılı Cumhubaşkanlığı kararı ile Kamu işçilerin aldığı grev kararı ,milli güvenlik sebebiyle 60 gün ertelendi. 


Konu bu ülkede işçinin, emekçinin hak arama mücadelesine gelince ortaya bir milli güvenlik çıkıyor. Bu "Milli Güvenlik " meselesi nedense sermayenin çıkarlatı konu olduğunda hiç gündeme gelmiyor. 


Neymiş işçilerin hak aramasının yarattığı milli güvenlik meselesi, bir savaş durumu mu var ortada. Hayır. Sadece düzenin sermayeye aktardığı paydan işçilerin hak istemesi. Bütün mesele bu. 


Kamu işçilerinin toplu sözleşme süreci, artık bir ücret pazarlığı değil; bir rejim krizi, bir sınıf gösterisidir. Sermaye kendi sınıfsal duruşunu kendi devleti ve onu temsil eden AKP - SARAY hükümeti ile işçilere gösteriyor. 


Herkesin dilinde aynı cümle: “5-6 puanlık fark, 8-10 milyar lira için mi bütün bu tantana?” Ama gelin görün ki mesele rakam değil, rıza.


Çünkü bu bir maaş pazarlığı değil, bir boyun eğdirme operasyonudur.


Biri içeriden biri dışarıdan bastırıyor: Devlet içeriden, sermaye dışarıdan. Sarı sendikalar da arada su taşıyorlar bu öğütme makinesine.


İşçilerin grev hakkı artık bir “erteleme kararnamesi” kadar. Devletin "bir gece ansızın" tarzıyla grev hakkına “el koyması” artık kimseyi şaşırtmıyor.


 Grev daha başlamadan bitiriliyor. Grev olmadan grev hakkı kalmıyor. Bu da kapitalizmin en sofistike ironilerinden biri değilse nedir?


Ama bu sadece bugünün sorunu değil. Asgari ücrette de yaptılar aynısını. Artık enflasyona bile tahammülleri yok.


 Resmi enflasyona endeksli zam istemek bile “yüksek sesle konuşmak” sayılıyor. Oysa enflasyon, sermayenin alçak sesle yaptığı bir hırsızlıktır. Ve o sesi duymamızı istemiyorlar.


Peki ya sendikalar?


Türk-İş grev kararı alıyor, ama en kritik anlarda Hak-İş’in başkanı Afrika’da konuşma yapıyor. Sanki Güney Afrika işçi sınıfının kaderi Ankara’daki kamu işçisinden daha çok ilgilendiriyor onu. Belki de oralarda daha çok “örgütlenme potansiyeli” görüyordur. Kim bilir?


Bu sırada araya eski Çalışma Bakanı Faruk Çelik giriyor. Sendikal ofislerde pazarlıklar yapılıyor, teklifler veriliyor, geri çekiliyor, sonra tekrar sürülüyor ortaya.


 Bir TİS değil, sanki siyasi gerilimli bir casus romanı yazılıyor. Yalnız işçi sınıfı bu romanın kahramanı değil; figüranı bile olamıyor bazen.


Asıl mesele, ücret değil; disiplin. Rıza değil, itaat. Bir dönem enflasyona endeksli zamlarla hayatta kalabilen işçiye artık şunu diyorlar: “Unut onları. Yeni rejimde sadakat esas. Sana verilenle yetin. Talep etme, itaat et.”


Ve bunu yaparken hem sarı sendikaları hem grev yasaklarını hem de ekonomik kriz bahanelerini kullanıyorlar. Neoliberal çağın yeni işçi politikasını uyguluyorlar: Sendikalıysan susturulursun, sendikasızsan yok sayılırsın. Ya da kod 46 ile dışarı alınırsın.


Bu sınıfın burnunu sürtme politikasıdır. O sindirme teslim alma politikasıdır. Çünkü en çok korktukları ekonomik taleplerle bile olsa işçi sınıfının sokaklara çıkmasıdır. 


Bugün kamu işçilerine yapılan, yarın metal işçisine; sonra memura, sonra belediyelere... Bu bir prova değil. Bu bir sistemdir. Ve bu sistem, artık sadece ücretleri değil, direnişi de denetlemek istiyor.


Ama sınıf tarihine bakınca şunu da hatırlamak gerekir: Her zorbalık, kendini doğuran bir öfkenin tohumu olur. Bugün grevi yasaklayanlar, yarın grevin yasallaşmasına engel olamayacakları bir sokakla karşılaşabilirler.


Şimdi soru açık: Sınıf, grev hakkı ve yaşanabilir bir ücret için mi sokakta olacak, yoksa seyyanen zamlarla ve “temsil hakkı olmayan” uzlaşılarla bir kere daha susturulacak mı?


Cevap da açık: Bu cendereyi sadece meşru ve fiili bir mücadele hattı kırabilir. Tıpkı Bahar Eylemleri gibi, tıpkı tarih boyunca haklarını sokakta arayan işçi kuşakları gibi.


Ve sosyalist hareketin görevi de bu krizi “temsil” etmek değil, örgütlemek; ifşa etmek değil, müdahil olmak; işçilerin yalnız bırakıldığı her anda yanında olmaktır.


Yoksa yaz sıcakları geçer, grevler “ertelenir”, sözleşmeler imzalanır ama işçi sınıfının hafızasına kazınan şey bu olur:


“Biz yalnız bırakıldık. Ve bizim adımıza konuşanlar başka yerlerdeydi.”


Ama bu kez işler değişmeli. Çünkü bu işte gerçekten bir iş var. Ve artık bu işi bitirecek olan, işçilerin kendisidir.


İşçiden esecek yel bir gün ve eskiyi yıkan yeniyi kuran bir kasırgaya dönüşecek. Bu yüzden burjuvazinin işçiden bu kadar korkması normaldir. 


Biliyor ki mezarını kazıp onu tarihin mezarlığına ebediyyen gömecek güç işçilerin, emekçilerin, yoksulların gücüdür.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

**"Hırsız Kim? Kod 46 ve Sınıf Kavgasının Gerçek Faili"**

**“Sol Yumruk, Sağ Elin Şiddetini Temize Çekemez!”**

**"Dua Karnını Doyuruyor mu, Katmer?"**