Kayıtlar

Temmuz, 2026 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

**"Yaratılışın Mazereti, Ahlâkın Sınıfı"**

 Yaratılışa bahaneyi yüklemek üzerine bir deneme.  **"Yaratılışın Mazereti, Ahlâkın Sınıfı"** Bugün bir kadın arkadaşımla sohbet ederken konu, dostları olan bir çiftin aralarında ki sohbete geldi. Kadın,  eşinin ilgisizliğinden, kendi başına hiçbir şey düşünmemesinden ve ancak yönlendirilince harekete geçmesinden söz ediyordu. Eşi eğlenmek, dışarı çıkmak ya da birlikte bir şey yapmak istediğinde bunu açıkça söylemek zorundaydı. Adam ise kendisini şu sözlerle savunuyordu: “Yahu biz erkekler böyleyiz, yaratılışımız böyle. Biz ince düşünemeyiz. Siz kadınlar daha ayrıntılı düşünüyorsunuz. Canın mı sıkıldı, dışarı mı çıkmak istiyorsun; söyleyin, isteyin, biz de yapalım. Bunlar bizim aklımıza gelmez.” İlk bakışta samimi bir itiraf gibi görünen bu sözün altında ciddi bir kaçış vardır. Erkek ilgisizliğini, düşünmemesini ve sorumluluk almamasını kendi davranışı olmaktan çıkarıp yaratılışa yüklemektedir.  Böylece değişmesine, karşısındaki insanı gözlemlemesine ve ilişkinin iht...

**"Yan Yana Gelmek Yetmez, Birlikte Mücadele Etmek Gerekir"**

 “Yan Yana” çağrısı, parçalı toplumsal mücadeleleri ortak bir hatta buluşturma iddiası taşıyor. Ancak bu girişimin gerçek karşılığı; herhangi bir partinin gölgesine girmeden, sınıf mücadelesiyle demokrasi mücadelesini birleştiren bağımsız ve kalıcı bir koordinasyon yaratabilmesine bağlıdır. **"Yan Yana Gelmek Yetmez, Birlikte Mücadele Etmek Gerekir"** Selin Nakıpoğlu’nun BirGün’de yayımlanan “Parçalı İtirazdan Ortak Mücadeleye” başlıklı yazısı, Türkiye’de uzun zamandır hissedilen temel bir ihtiyacı yeniden gündeme getiriyor. Birbirinden kopuk ilerleyen toplumsal mücadelelerin ortak bir mücadele zemininde buluşması. İşçinin ücret mücadelesi, emeklinin geçim kavgası, gençlerin geleceksizliğe itirazı, kadınların yaşam hakkı, Kürt halkının eşitlik ve özgürlük talebi, köylünün toprağını ve yaşam alanı savunucularının doğayı koruma mücadelesi birbirinden bağımsız değildir. Bunların tamamı, sermayenin ve onun siyasal iktidarının topluma yönelttiği aynı saldırının farklı cepheleridir...

**"Yapay Zekâ Kimin İçin Çalışacak?"**

 **"Yapay Zekâ Kimin İçin Çalışacak?"** Birkaç gün önce ülkede ve dünyada yayımlanan bilimsel ve siyasi dergilerdeki makalelere bakarken yapay zekâ, yapay zekâ işçilerinin örgütlenmesi ve bu örgütlenmenin halka, emekçilere, işçi sınıfına nasıl fayda sağlayabileceği üzerine bazı notlar aldım. Bu konu daha sonra uzun ve kapsamlı bir yazıya dönüşebilir. Ancak şimdilik aldığım notları kısaca aktarmak istiyorum. Yapay zekâ denildiğinde akla genellikle insana benzeyen makineler, konuşan programlar, kendi kendine karar veren sistemler geliyor. Oysa yapay zekâ, yalnızca bilgisayar ekranında çalışan bir yazılım değildir. Onun arkasında büyük bir üretim zinciri vardır. Maden ocaklarından çıkarılan mineraller, çip fabrikaları, veri merkezleri, enerji santralleri, soğutma sistemleri, yazılım mühendisleri, veri etiketleyen işçiler, içerik denetçileri, bakım çalışanları ve hatta elektronik atıkları ayrıştıran emekçiler… Kısacası yapay zekâ da her şey gibi emekle üretilmektedir. Ama sermaye...

**'İktidar olmanın verdiği kibir, lüks bir arabayla geldi."**

 **'İktidar olmanın verdiği kibir, lüks bir arabayla geldi."** Trafiğin en yoğun olduğu yerde, hiç sağına soluna bakmadan sağ şeride bıraktı arabayı. Dörtlüler mi? Onlar sıradan insanlar içindir herhalde. Arkadan gelen arabalar bir bocaladı, sonra trafik usul usul kilitlendi. Umurunda mı? Arabadan indi. Güneş gözlükleri yerinde, üzerindeki kıyafetler belli ki pahalı markalar; günümüzün "İslami" modasına uygun. Ağır ağır yürüdü. Özgüven değil bu... Kibir. Sanki küçük dağları değil, büyük dağları da kendisi yaratmış. Merak edip plakaya baktım. AKP. Tamam, dedim, senaryo kendini ele verdi. İçeri girdi, kahvesini aldı. Dışarıda bekleyen onlarca insanın vakti, trafiğin akışı, kimsenin hakkı umurunda değildi.  Sonra aynı edayla arabasına bindi, hiçbir şey olmamış gibi çekip gitti. İşte bir zamanların "mağdur" kimliği... Meğer mağduriyet, iktidara ulaşana kadarmış. Gerisi ise, sağ şeridi bile kendine ait sanan bir özgüven değil; düpedüz kibirmiş.

**"Komünler Sınıfsal Temel Olmadan Yaşayabilir mi?"**

 **"Komünler Sınıfsal Temel Olmadan Yaşayabilir mi?"** Veysi Sarısözen, Yeni Yaşam gazetesinde yayımlanan yazısında, Kürt hareketine ve Türkiye'deki demokrasi mücadelesine ilişkin önemli öneriler ortaya koyuyor.  DEM Parti'nin yönettiği belediyelerde mahalle, köy ve sokak ölçeğinde komünlerin kurulmasını; bu komünlerin belediyelerle birlikte karar alma süreçlerine katılmasını ve yerel yönetimlerin gerçek sahibi haline gelmesini savunuyor.  Böylece siyasetin yalnızca seçimlere ve parlamentoya sıkıştırılmaması, halkın kendi yaşamı üzerinde doğrudan söz sahibi olması gerektiğini ileri sürüyor.  Bu yaklaşımın Marx'ın Paris Komünü'nden Lenin'in ilk Sovyetlerine uzanan doğrudan demokrasi ve halk meclisleri geleneğinden beslendiğini, dolayısıyla sosyalist düşünceye yabancı olmadığını vurguluyor. Kuşkusuz halk meclisleri, komünler ve doğrudan demokrasi sosyalist hareketin tarihsel mirasının önemli parçalarıdır. Ancak bu tarihsel miras, yalnızca örgütlenme biçimler...

**"Kadının eve getirdiği para fare zehiri gibidir."**

 **"Kadının eve getirdiği para fare zehiri gibidir."** Bu cümle bir fikir değildir. Bu cümle, yüzyıllardır kadın emeği üzerinde kurulan tahakkümün, erkek egemen düzenin ve sömürünün en çıplak itiraflarından biridir. Bugün sosyal medyada gezinirken son dönemlerde sayıları oldukça artan, kendilerine bir dergah kuran ve küçümsenmeyecek sayıda dinleyici toplamına da sahip olan şarlatanın birinin videosuna denk geldim.  Kafasında sarık, sırtında cübbe, çevresinde kendisini dinleyen onlarca erkeğe konuşan biri, kadını özgür bir birey olarak değil; evin hizmetçisi, erkeğin itaatkârı ve ücretsiz emekçisi olarak gördüğünü ilan ediyor. Çünkü biliyor ki kadın ekonomik olarak özgürleştiği gün, itaat zinciri de kırılacaktır. Bu türlerin bütün sohbet konusu kadınlar. Öyle çok korkuyorlar ki kadınların özgürleşmesinden çünkü ellerinden bütün iktidarlarının bu sayede gideceğini biliyorlar. Bu yüzden erkek cematine asla kızlarınızı okutmayın diye telkinlerde bulunuyorlar.  Ve kadını bir b...

**"Sermaye Gelince Vatan Biter"**

 **"Sermaye Gelince Vatan Biter"** Maden şirketleri bugün yaşam alanlarımızı hukuksuzca işgal ediyor. Yaylasına çıkmak isteyen köylünün önüne kolluk kuvvetleri dikiliyor, yollar kesiliyor. İnsan, dedesinden kalan toprağa, suyuna, ormanına giremiyor. Demek ki gerçek şuymuş: Sermayenin ihtiyacı olmadığı sürece o toprak seninmiş. İhtiyaç duyduğu anda ise ne yayla senin kalıyor ne dere ne de orman. Yıllarca "vatan" diye uğruna can verdiğin, aç kaldığın, emek verdiğin toprakların sahibi aslında sen değilmişsin. Senin "vatanım" dediğin yere, sermaye "mülküm" diyormuş. Üzerine diktiğin bayrak bile, emekçinin değil sermayenin egemenliğini koruyormuş. O halde mesele yalnızca bir maden ocağına karşı çıkmak değildir. Mesele, yaşam alanlarını metaya dönüştüren düzene karşı çıkmaktır. Yaylanı, dereni, ormanını gerçekten savunmak istiyorsan, mücadelen anti-kapitalist olmak zorundadır. Çünkü doğayı sermaye talan eder; onu ancak halk koruyabilir. Gerisi laf-ı gü...

**'Hiçbir Sevgi İnsanın Kendi Varlığını Yok Etmemeli"**

 **'Hiçbir Sevgi İnsanın Kendi Varlığını Yok Etmemeli"** Bu başlığı bugün bir yazının içinde okudum. İlk bakışta sıradan görünen bu cümle, üzerinde durdukça bambaşka bir anlamın kapısını araladı. Çünkü şimdiye kadar sevginin yalnızca iyileştiren, çoğaltan ve büyüten yanını düşünmüş; onun, insanın kendi varlığını da sessizce tüketebileceği ihtimali üzerinde hiç durmamıştım. Oysa sevgi, özellikle aşk ya da fedakârlık sınırlarını aştığında, bazen insanı kendi hayatının öznesi olmaktan çıkarabiliyor. Kendi anlamını, kendi sesini ve kendi yolunu yavaş yavaş yitiriyor insan. Bir daha yaşanması mümkün olmayan ömrünü, artık kendisi için değil, bir başkası için tüketmeye başlıyor. Belki "feda etmek" deniyor buna; ama kimi zaman bunun adı, geri dönüşü olmayan bir hayatı farkında olmadan heba etmektir. Evet, sevmek insanı insan yapan en büyük erdemlerden biridir. Ama gerçek sevgi, insanın önce kendi varlığını korumasını, sonra da sevgisiyle karşısındakini büyütmesini gere...

**"Bir Çelenkten Korkan İktidar"**

 **"Bir Çelenkten Korkan İktidar"** Bugün "Derelerin Kardeşliği Platformu'nun"çağrısıyla Trabzon Meydanı'nda; madenlere, HES'lere ve taş ocaklarına karşı düzenlenen basın açıklamasında demokrasi güçleri, siyasi partiler, sendikalar ve demokratik kitle örgütleriyle birlikteydik. Takvim 15 Temmuz'u gösteriyordu. AKP'nin yıllarca iktidarını paylaştığı "Gülen cemaatiyle" yollarını bir darbe girişiminin ardından ayırdığı, eski ortağını "terörist" ilan ettiği günün yıldönümü...  Devlet bu günü "Demokrasi ve Millî Birlik Günü" olarak resmi bayram ilan etti. Her yıl meydanlar süsleniyor, kürsüler kuruluyor, nutuklar atılıyor. "Millî irade" adına uzun konuşmalar yapılıyor. Bir öğretmen emeklisi abimin dikkatimi çeken ise ne o konuşmalardı ne de bitmeyen 15 Temmuz tartışmaları. Yanıma gelen emekli öğretmen abimiz Atatürk büstünü işaret ederek sordu: "Bugün resmî bayram değil mi?" "Evet." "Pek...

**"Dünyaya Yeniden Bakmak"**

 Bazen bir insanla karşılaşırsınız; hayatınızın yönü değişmez belki, ama ona baktığınız yer değişir. Aynı sokaklardan yürür, aynı gökyüzünün altında yaşarsınız; yine de her şey ilk kez görüyormuşsunuz gibi gelir. Çünkü bazı insanlar, yaşama yeni bir anlam anlatmaz; ona yeniden anlam verebilme cesaretini hatırlatır.  Elinizde tuttuğunuz en küçük ayrıntı bile artık sıradan değildir. Bu deneme, bana bunu öğreten bir yüreğe; hayatı yalnızca güzelleştirmeyen, aynı zamanda yeniden okunabilir kılan o sessiz dokunuşa yazılmış bir teşekkürdür.                **"Dünyaya Yeniden Bakmak"** Bugün, bana uzanan o zarif düşüncenin taşıdığı tonlara uzun uzun baktım. Bir an geldi, onların yalnızca göze değil, içimde uzun zamandır sessiz duran bir yere de değdiğini hissettim. İşte o an yazmam gerektiğini anladım. Çünkü bazı duygular, susularak taşınamayacak kadar çoğalıyor. Sonra kendime şu soruyu sordum: Birkaç renk insana neden bu kadar iyi gelir? Cevabı...

**'Bayrağı Temize Çıkarmak"**

 **'Bayrağı Temize Çıkarmak"** Nato toplantısının bu yıl Ankara’da yapılıyor olması ülkenin devrimcilerini anti- emperyalizm ve anti- Kapitalizm üzerinden sokaklara döktü.  Bazı sol, sosyalist parti ve grupların Türk bayrağı ile sokaklara çıkması neredeyse sol içi tartışmalarda Nato gündeminin önüne geçti. Gönül isterdi ki bu tartışmalar yaşanmasın. Kim kendisini nasıl ifade edip anti-kapitalist temelde  anti emperyalist tavırla bu terör örgütüne karşı duruyorsa oradan bakılsın. Ama bayrağın bugün temsil ettiği sınıfı da unutmayalım. Bu  yazıya  itirazlar gelebilir. Bayrak bir ulusu temsil ediyor diye. Olabilir . Ama o ulusu temsil eden bayrak bugün egemenlerin ellerinde o ulusu oluşturan halkların sömürülmesinin aracı olarak kullanıldığı gerçeğini de unutmadan. Egemenlerin elinden alınmadan asla yoksulların , işçilerin , emekçilerin olmayacaktır. Elbette bayrak konusu önemlidir. NATO’nun, ABD’nin bayrağı yanında dalgalanan bir bayrak bugün emekçileri temsil etm...

**"Dolmabahçe'den Fatih Köprüsü'ne: Değişmeyen Teslimiyet"**

 **"Dolmabahçe'den Fatih Köprüsü'ne: Değişmeyen Teslimiyet"** "Dedem Fatih", "Ecdadımız Osmanlı", "Osmanlı torunuyuz" diye meydanları inletenler... Fatih Sultan Mehmet'in adını taşıyan köprüyü Amerikan bayrağının renkleriyle donatınca bir anda dilleri tutuldu, sesleri çıkmaz oldu.  Demek ki mesele ecdat değilmiş. Mesele kimin karşısında durduğun, kimin önünde eğildiğinmiş. İşinize gelince Osmanlı torunusunuz... İş Amerikan emperyalizmine gelince, Fatih'in köprüsüne bile ABD bayrağını giydirmeye ses çıkaramıyorsunuz. Hani en küçük bir eleştiride "yerli ve milli" oluyordunuz? Hani "emperyalizme karşı mücadele" kutsaldı? Meğer Fatih'in mirası da, antiemperyalizm de, milliyetçilik de sadece iç politikada kullanılan bir dekor parçasıymış, sizde NATO, ABD izin verdiği kadar milliyetçi, müslüman.  Yine bir Temmuz ayıydı, yıl 1968 , Dolmabahçe 'ye yanaşan ABD donanmasını kıble edip namaz kılanlar ,o gün sosyal...

**"Emeklinin Altın Çağı"**

 **"Emeklinin Altın Çağı"** Ne güzel memlekette yaşıyoruz. Öyle güzel ki, rakamlarla, sofraya oturmadan doyuyor insan. Ülkenin en başında ki adamın gözüne bakıyor emekli ve hep o müjdeyi bekliyor. Hani sabredin az kaldı, her şey yolunda, sıra size de gelecek. Büyümeden payınızı alacaksınız diye yıllarca emekliye söylenen yalan acaba bu kez gerçek olur mu?  Ülkeyi yönetenler emeklisini, emekçisini bu kadar açlığa mahkum eder mi?  Ama o ne? Ekranlardan duyduğuna inanamıyor. Emekliler altın çağını yaşıyor diye öfkeli bir dille azarlar gibi konuşuyor. Ve salonda alkış tufanı kopuyor.  Kim o alkışlayanlar? Bu ülkenin kanını emen yandaşlar, iş adamları, iktidar milletvekilleri. Yazık,böyle mi dalga geçilir ve hiç mi farkına varmaz kendisiyle dalga geçildiğini emekli yurttaş. Birileri ekranlardan çıkıp, "Emeklilerimiz tarihlerinin en iyi gelir seviyesine sahip" diyebiliyor. Sonra da milyonlarca emekli, cüzdanına bakıp acaba yanlış olan ben miyim diye düşünüyor. Öyle ya yıl...

**"Emekliye Zam Değil, Yoksulluk Belgesi"**

 Emekliye insanca yaşayacak ücret vermek yerine "aile destek paketi" vaat eden iktidar, sosyal güvenlik hakkını sosyal yardıma dönüştürmek istiyor. Mesele bütçe değil; emeğin hakkının nasıl tanımlandığıdır.     **"Emekliye Zam Değil, Yoksulluk Belgesi"** Ne zaman bu ülkede emekliye zam zamanı gelse, memleketin ekonomisi bir anda düzeliveriyor. Enflasyon düşüyor. Bütçe disiplini kutsanıyor. Tasarruf nutukları peş peşe geliyor."Mali denge bozulmamalı" deniliyor. Sanki yılın geri kalanında başka bir ülkede yaşıyoruz da, emeklinin maaşı gündeme gelince bir gecede ekonomik mucize gerçekleşiyor. Yine günlerden öyle bir gün... Yine TÜİK rakamlarını açıklayacak. Yine milyonlarca emekli, kendi mutfağındaki yangını değil, açıklanacak istatistikleri bekleyecek. Çünkü sofradaki ekmek küçülse de kâğıt üzerindeki enflasyon düşmeye devam edecek. Ve tam da bu atmosferde yeni "müjde" geldi.Emekli maaşını artırmak yerine Gelir Tamamlayıcı Aile Destek Sistemi (GETA...