**"Yaratılışın Mazereti, Ahlâkın Sınıfı"**

 Yaratılışa bahaneyi yüklemek üzerine bir deneme. 


**"Yaratılışın Mazereti, Ahlâkın Sınıfı"**


Bugün bir kadın arkadaşımla sohbet ederken konu, dostları olan bir çiftin aralarında ki sohbete geldi. Kadın,  eşinin ilgisizliğinden, kendi başına hiçbir şey düşünmemesinden ve ancak yönlendirilince harekete geçmesinden söz ediyordu.


Eşi eğlenmek, dışarı çıkmak ya da birlikte bir şey yapmak istediğinde bunu açıkça söylemek zorundaydı. Adam ise kendisini şu sözlerle savunuyordu:


“Yahu biz erkekler böyleyiz, yaratılışımız böyle. Biz ince düşünemeyiz. Siz kadınlar daha ayrıntılı düşünüyorsunuz. Canın mı sıkıldı, dışarı mı çıkmak istiyorsun; söyleyin, isteyin, biz de yapalım. Bunlar bizim aklımıza gelmez.”


İlk bakışta samimi bir itiraf gibi görünen bu sözün altında ciddi bir kaçış vardır. Erkek ilgisizliğini, düşünmemesini ve sorumluluk almamasını kendi davranışı olmaktan çıkarıp yaratılışa yüklemektedir.


 Böylece değişmesine, karşısındaki insanı gözlemlemesine ve ilişkinin ihtiyaçlarını fark etmesine gerek kalmaz. Çünkü ona göre sorun davranışında değil, doğasındadır.


Oysa “Ben böyle yaratılmışım” sözü, çoğu zaman insanın değiştirmek istemediği alışkanlıklarına bulduğu en kullanışlı bahanedir.


Kadın arkadaşım da tam bu noktada şu soruyu sordu:


“Ben de bir kadın olarak farklı yaşamak istiyorum. Benim de arzularım ve isteklerim var. Ben de ‘yaratılışım böyle’ diyerek bunların peşinden gitsem toplum neden beni yargılıyor? Madem mesele yaratılış, kadınların istekleri neden ahlâksızlık sayılıyor?”


Meselenin düğümlendiği yer tam burasıdır. Erkeğin ilgisizliği söz konusu olduğunda yaratılış konuşur; kadının özgürlüğü söz konusu olduğunda ahlâk devreye girer. Erkek için “doğa” mazeret üretirken kadın için toplum hüküm verir.


Demek ki mesele yaratılış değil, kimin davranışının meşru görüldüğüdür.


“Bize söyleyin, biz de yapalım” cümlesi görünüşte kadına söz hakkı veriyor gibidir. Gerçekte ise ilişkinin bütün zihinsel yükünü kadının üzerine bırakır.


 Nereye gidileceğini kadın düşünecek, ilişkinin sıradanlaştığını kadın fark edecek, evdeki eksikleri kadın görecek, özel günleri kadın hatırlayacak, çocukların ihtiyaçlarını kadın takip edecek, küslüğü kadın çözecektir.


Erkek ise görev bekleyecektir.Sonra da “Söyleseydin yapardım” diyecektir.Oysa bir ilişkide sorumluluk yalnızca söyleneni yapmak değildir. 


Sorumluluk, ne yapılması gerektiğini fark etmekle başlar. Bir insanın yanında yaşayıp onun yorulduğunu, sıkıldığını ya da ilgiye ihtiyaç duyduğunu hiç görmemek yaratılış özelliği değil, öğrenilmiş bir rahatlıktır.


“Biz erkekler böyleyiz” demek çoğu zaman, “Sen düşün, sen planla, sen hatırla; ben yalnızca görev verilince harekete geçeyim” demektir.


Bu yalnızca duygusal ilgisizlik değildir; kadının görünmeyen emeğine dayanmanın bir biçimidir.


Kadın evin yalnızca yemeğini yapanı, temizleyeni ya da çocuklara bakanı değildir. Aynı zamanda evin hafızası, takvimi ve duygusal düzenleyicisi hâline getirilmiştir.


 Kimin doğum günü ne zaman, hangi fatura ödenecek, evde ne eksik, çocuk ne zaman doktora gidecek, aile içinde kim kime kırgın; bütün bunları çoğunlukla kadın takip eder.


Bu zihinsel emeğin çalışma saati, ücreti ve izni yoktur. Üstelik çoğu zaman emek olarak bile görülmez. Kadın bütün bunları yaptığında “Kadınlar daha ince düşünür” denilir.


Oysa kadınların ayrıntılı düşünmesi doğuştan gelen bir özellik değil, toplumsal olarak yüklenmiş bir zorunluluktur. Kadın düşünmezse evin düzeni aksar ve yine suçlanan kadın olur. Erkek düşünmediğinde ise “Erkektir, aklına gelmez” denilerek bağışlanır.


Bir tarafın mecburiyeti, diğer tarafın ayrıcalığına dönüştürülmüştür.


Çocukluktan itibaren kız çocuklarına başkalarını düşünmeleri, evi gözetmeleri ve ilişkileri korumaları öğretilir. Erkek çocukları ise çoğu zaman ihtiyaçlarının başkaları tarafından karşılanmasına alıştırılır. 


Önce kız çocuğu sorumluluğa, erkek çocuğu rahatlığa hazırlanır. Sonra kadının emeğine “incelik”, erkeğin rahatlığına “yaratılış” adı verilir.


Bu iş bölümünün sınıfsal bir temeli de vardır. Kapitalist düzen yalnızca fabrikadaki ya da bürodaki ücretli emekle ayakta durmaz. İşçinin ertesi gün yeniden çalışabilmesi için yemek yapılması, evin temizlenmesi, çocukların büyütülmesi, hastaların ve yaşlıların bakılması gerekir. Bu işlerin büyük bölümü ücretsiz biçimde kadınların üzerine bırakılır.


Kadın dışarıda ücretli çalışsa bile eve döndüğünde ikinci mesaisi başlar. Erkek yaptığı birkaç işi “yardım etmek” olarak adlandırabilir.


Oysa insan kendi yaşadığı eve yardım etmez; sorumluluğunu yerine getirir.


“Bana söyle, yapayım” diyen erkek de kendisini evin ve ilişkinin eşit sorumlusu olarak değil, gerektiğinde çağrılan bir yardımcı olarak konumlandırır. Kadın hem yapılacak işi düşünür hem planlar hem de görev dağıtır. Yönetici görünür ama bu yöneticiliğin ne yetkisi ne ücreti ne de saygınlığı vardır.


Üstelik bu yük bütün kadınları aynı biçimde etkilemez. Varlıklı kadın ev işlerinin bir bölümünü başka bir kadına devredebilir. Fakat bu kez yük düşük ücretle çalışan yoksul ya da güvencesiz kadınların üzerine geçer. Bir kadının rahatlığı başka bir kadının ucuz emeğine dayanıyorsa ortada toplumsal özgürleşme değil, sınıfsal ayrıcalık vardır.


Yoksul kadının mutsuz olduğu bir ilişkiden ayrılması da daha zordur. Geçimini, çocuklarını, barınmayı ve mahalle baskısını birlikte düşünmek zorundadır. Bu nedenle kadın özgürlüğü yalnızca “İstediğini söylesin” demekle kurulamaz. Ekonomik bağımsızlık olmadan söz hakkı da çoğu zaman eksik kalır.


Aynı çifte standart kadınların arzularında daha açık görülür. Erkek başka bir kadına yöneldiğinde toplum “Erkektir, yapar” deyip bunu yaratılışla açıklar. Kadın aynı arzuyu gösterdiğinde biyoloji susar, ahlâk konuşur ve kadın “ahlâksız” ilan edilir.


Sorun yine yaratılış değildir. Sorun, erkeğin seçen ve talep eden; kadının ise bekleyen, hizmet eden ve sadakat gösteren kişi olarak görülmesidir.


Mülkiyetin ve soyun erkek üzerinden aktarıldığı toplumlarda kadının bedeni denetlenmiştir. Mirasın kime kalacağı önem kazandıkça kadının sadakati kutsallaştırılmış, erkeğin sadakatsizliği ise çoğu zaman görmezden gelinmiştir. Böylece “namus” kadının üzerine yıkılmış; erkeğin cinselliği güçle, kadının cinselliği suçla ilişkilendirilmiştir.


Erkeğe atfedilen “doğallık” çoğu zaman ayrıcalığın kendisidir. Erkek serbest bırakılır, sonra bu serbestlik biyolojiyle açıklanır. Kadın baskı altında tutulur, sonra geliştirdiği dikkat ve fedakârlık “kadın fıtratı” diye sunulur.


Oysa insan yalnızca içgüdülerinden ibaret değildir. Öğrenen, değişen ve davranışlarının sorumluluğunu taşıyan bir varlıktır. Bir erkek eşinin ihtiyaçlarını fark etmeyi, evin yükünü paylaşmayı ve ilişki için emek vermeyi öğrenebilir.


“Ben böyleyim” sözü çoğu zaman “Değişmeye niyetim yok” demenin daha yumuşak biçimidir.


Buradaki mesele kadına da erkek kadar ilgisiz ya da sorumsuz olma hakkı tanımak değildir. Eşitlik, kötülüğü eşit paylaştırmak değil, sorumluluğu eşit taşımaktır.


Ev ortaksa yükü de ortak olmalıdır. Çocuk iki kişininse sorumluluğu da iki kişinindir. İlişki birlikte kurulmuşsa onu sürdürecek düşünsel ve duygusal emek de birlikte verilmelidir.


Kadının özgürlüğü yalnızca kâğıt üzerindeki eşitlikle sağlanamaz. Ekonomik bağımsızlık, eşit ücret, güvenceli çalışma, kamusal bakım hizmetleri ve ev içi emeğin eşit paylaşılması gerekir.


Çünkü kadını eve, işçiyi fabrikaya bağlayan zincirin hammaddesi aynıdır: mülkiyet, sömürü ve itaat.


Erkek için “yaratılış”, kadın için “ahlâk” konuşuyorsa orada doğanın değil, egemenliğin dili vardır.


Sorun insanın nasıl yaratıldığı değil; toplumun kime düşünmeme hakkı, kime her şeyi düşünme görevi verdiğidir.


Bahane en büyük kaçıştır. Anlamaya çalışmak ve hayatı paylaşmayı öğrenmeliyiz.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

**"Bilgi Çağında Cesaretin Çöküşü"**

**"Türkiye Solunun Bitmeyen 19 Mayıs Tartışması"**

**"Entelektüel Sefalet ve Nefretin Sınıfsal Dili"**