**"Bilgi Çağında Cesaretin Çöküşü"**
**"Bilgi Çağında Cesaretin Çöküşü"**
İnsanlığın tarihine şöyle geriye doğru dönüp baktığımızda bir zamanlar insanlar mağaralarda yaşardı. Sonra mağaradan çıktı. Sonra köyler kurdu.
Sonra şehirler. İhtiyaçları artıkça fabrikalar, üniversiteler, laboratuvarlar, uzay istasyonları…
Zaman içinde insanlık atomu parçaladı, aya gitti, yapay zekayı üretti, saniyeler içinde kıtaları birbirine bağladı. Ama bütün bu büyük ilerlemelerin ortasında başka bir şey oldu. İnsan, bilim ve teknolojide ilerlerken kendi içine çekildi.
Bugün elimizde tarihin en gelişmiş teknolojisi var.
Ama belki de tarihin en yalnız yaşayan insanı ile karşı karşıyayız maalesef.
Çünkü bilim ve teknoloji insanın araçlarını geliştirir, insanın ruhunu, ahlakını, cesaretini, dayanışma duygusunu otomatik olarak geliştirmez.Hatta bazen tam tersini yapar. Bunun için başka bir şeye ihtiyaç vardır. Gelişirken kendi ürettiği sistemin kölesi, yabancısı oldu. Bir taraftan bilim üretti, bir taraftan köleliğini. Ve sonunda insanın ufku büyürken bilinci daraldı. Dünyayı daha fazla görmeye başladı ama onu değiştirebileceğine daha az inanır hale geldi.
Marx’ın çok erken gördüğü şeylerden biri buydu işte. Kapitalizm sadece üretim biçimini değil, insanın karakterini de dönüştürür. İnsan zamanla kendi emeğine, doğaya, diğer insanlara ve en sonunda kendisine yabancılaşır.
Bugün ekranların içinde yaşayan insan tam da böyledir. Her şeyi görüyor ama hiçbir şeye dokunmuyor. Her felaketi izliyor ama hiçbir şey değiştirebileceğine inanmıyor.
Yaşadığı ülkede her türlü baskıyı, adaletsizliği, sömürüyü, hukuksuzluğu görüyor ama görmezden geliyor. Yaşadığı topraklarda içten içe var olan sisteme bir öfke duyuyorsa da bunu kendinde yaşıyor. Öfkesini kime doğrultacsğını tam olarak biliyor olsa da hedefi temsil edenlere bile öfkesini kusmakta korkak ve çekingen davranıyor.
Eskiden mahalle vardı.Kahvehane vardı.Sendika vardı. Dernek vardı. Bir araya gelme kültürü vardı.Bugün ise algoritmalar var.
İnsan artık dünyayı birlikte yaşamıyor; kişisel ekranından tüketiyor. Acıyı bile bireysel yaşıyor. Öfkesini tweet atarak boşaltıyor. Dayanışmanın yerini “yorum yapmak”, mücadelenin yerini “izlemek” aldı. İnsanlar artık hayatın öznesi değil, seyircisi haline getirildi.
Bugün koca bir ülkede bir sistemin daha rahat devam etmesi için düzenin ana muhalefet partisinin seçilmiş genel başkanı yetkisi dahi olmayan bir mahkemenin kararıyla görevden alınıyorsa ve daha üst mahkemeler anayasaya rağmen bu hukuksuzluğu onaylıyorsa binler değil milyonlar bir çağrı beklemeden sokakta olmalıydılar. Ama öyle olmadı. Yine duyarlı memleket derdi olanlar sokaktaydı.
Ama işin ironik tarafı işte burada başlıyor. Tarih bazen çoğunluklarla değil, o küçük yüzdeyle hareket eder.1917’de Petrograd sokaklarına çıkanlar da başlangıçta toplumun tamamı değildi. 68’de barikat kuran gençler de bütün Fransa değildi. 19 Mart'ta da sokağa çıkanlar, Geziyi yaratanlar da bütün Türkiye değildi. Birçok büyük toplumsal kırılma önce küçücük bir azınlığın “artık yeter” demesiyle başladı ve başlar.
.
Çünkü toplumsal süreçlerde mesele sadece sayı değildir; örgütlülük, kararlılık, moral üstünlük ve toplumun geri kalanında yarattığın etki de
belirleyicidir
Bu sadece teknolojik bir mesele değil. Bu aynı zamanda psikolojik bir rejimdir.
Modern insan sürekli korku altında yaşıyor, işini kaybetme korkusu, yalnız kalma korkusu, dışlanma korkusu, linç edilme korkusu, yoksullaşma korkusu…
Korku uzun süre devam ettiğinde insanın karakterini değiştirir. Psikolojide buna “öğrenilmiş çaresizlik” diyorlar. . İnsan bir süre sonra mücadele etmeyi bırakır çünkü hiçbir şeyin değişmeyeceğine inandırılmıştır.
Türkiye’de bugün yaşanan biraz da budur. İnsanlar her şeyi görüyor aslında. Adaletsizliği görüyor.
Yoksulluğu görüyor. Kayırmacılığı görüyor.
Hukuksuzluğu görüyor. Kendi çocuklarının geleceğinin ellerinden kayıp gittiğini görüyor.
Ama buna rağmen büyük bir kısmı sadece izliyor.
Çünkü uzun yıllardır toplumun üzerine çöken şey yalnızca ekonomik kriz değil; aynı zamanda bir “yenilgi psikolojisi”dir. İnsanlara sürekli şu duygu işlendi: “Bir şey değişmez.”“Karşı çıkarsan yalnız kalırsın.”“Güçlü olan kazanır.”“Başını eğ ve kendi hayatını kurtar.”
Bu yüzden insanlar artık toplumsal kurtuluş fikrine değil, kişisel kaçış yollarına yöneliyor, daha iyi maaş, daha güvenli site, yurtdışına gitmek, küçük bireysel mutluluklar, kendi dar çevresini korumak…
Çünkü sistem insanı yurttaş olmaktan çıkarıp “hayatta kalmaya çalışan birey”e dönüştürdü.
Oysa tarihte büyük dönüşümleri yaratan şey teknoloji değildi sadece.
Paris Komünü’nü internet kurmadı. 1917’yi algoritmalar örgütlemedi. 68 kuşağı sosyal medya sayesinde sokağa çıkmadı.
İnsanları harekete geçiren şey, ortak kader duygusu, kolektif umut ve birlikte değiştirmenin mümkün olduğuna dair inançtı. Bugünün en büyük krizi tam da burada başlıyor: İnsanlık bilgi çağında ama anlam krizinde yaşıyor.
Herkes her şeyi biliyor ama kimse birbirine
güvenmiyor. Herkes konuşuyor ama kimse yan yana gelmiyor. Herkes öfkeli ama öfke örgütlü bir iradeye dönüşemiyor.
Çünkü çağımızın iktidarları artık sadece bedeni yönetmiyor; zihni, dikkati ve duyguları da yönetiyor. İnsanlar artık copla değil yalnızlıkla terbiye ediliyor. Eskiden baskı insanı sustururdu, şimdi ise sonsuz gürültü insanı etkisiz hale getiriyor. Ve belki bugünün Türkiye’sinde en trajik şey şudur:
İnsanlar artık kurtuluşu birlikte değil, bir “kurtarıcı” figürde arıyor.
Kendilerini tarihin öznesi olarak değil, bir liderin arkasındaki kalabalık olarak görüyorlar.
Çünkü örgütsüz toplum, kaçınılmaz olarak güçlü bir baba figürüne ihtiyaç duyar. Bu biraz siyasettir, biraz psikoloji, biraz da tarihsel yorgunluk…
Ama tarihin sert bir gerçeği vardır. Kendi hayatına sahip çıkmayan toplumların kaderine başkaları karar verir. Ve insan bazen şunu düşünmeden edemiyor. Belki de çağımızın en büyük trajedisi cehalet değil.Tam tersine her şeyi bilip hiçbir şeyi değiştirememek duygusu.
İnsanlık bilgi bakımından büyüdü ama cesaret bakımından küçüldü.Teknoloji ilerledi ama ruh geri çekildi.Ve şimdi milyonlarca insan, kendi hayatının seyircisi gibi yaşıyor.
Kendi hayatımıza seyirci olmak istemiyorsak kendimiz için, çıcuklarımız için, gelecek için cesur olmak zorundayız. En azından mücadele ettiklerimiz kadar.
Haydi, artık öyle bir eşikten geçiyoruz ki yarın çok geç olacak. Ya sokakları sokaklarda kazanacağız ya da korkaklığımızla her gün öleceğiz.
Cesur olma zamanı. Çocuklarımız için
Yorumlar
Yorum Gönder