**"Türkiye Solunun Bitmeyen 19 Mayıs Tartışması"**
**"Türkiye Solunun Bitmeyen 19 Mayıs Tartışması"**
Bugün 19 Mayıs. Ve sosyal medyada yine her yıl tekrarlanan o bitmeyen kavga.
Bir tarafta, 1. Paylaşım Savaşı sonrası işgal altındaki bir ülkenin Anadolu’da ayağa kalkışını, Cumhuriyetin ve antiemperyalist kurtuluş mücadelesinin başlangıcını görenler var. Cumhuriyetçiler, Kemalistler, yurtseverler için 19 Mayıs, teslimiyete karşı verilen tarihsel bir cevaptır.
Diğer tarafta ise Rum sürgünlerinin, Pontos trajedisinin ve devamında Trabzon’da katledilen Mustafa Suphi ve yoldaşlarına uzanan karanlık sürecin başlangıcını hatırlayanlar var.
İşte yıllardır aynı kavga burada dönüp duruyor.
Aynı cümleler, aynı öfkeler, aynı saflaşmalar. Oysa komünistler artık bu kısır döngünün dışına çıkmak zorundadır. Tarihi birbirine karşı sallanan bir sopa gibi değil, halkların acıları ve mücadeleleriyle birlikte anlamak zorundayız.
Türkiye’de komünist hareketin önündeki temel sorunlardan biri, geçmişin bütün tarihsel yaralarını bugünün dar hizip kavgasının malzemesi olmaktan çıkarmaktır. Çünkü tarih, yalnızca övgü ya da mahkumiyet alanı değildir; aynı zamanda halkların ortak hafızasıdır.
O hafıza; doğrularıyla, yanlışlarıyla, yenilgileriyle, kahramanlıklarıyla anlaşılmadan yeni bir toplumsal gelecek kurulamaz.
Bugün Türkiye’de emekçi halkın geniş kesimleri büyük bir tarihsel sıkışma yaşamaktadır. Bir yanda neoliberal talanın yarattığı yoksulluk, güvencesizlik ve çürüme; diğer yanda siyasal İslamcı otoriterliğin toplumun üzerine çöken karanlığı vardır. İşçi sınıfı yalnızca fabrikada değil; borç batağında, kira krizinde, tarikat kuşatmasında, kimlik gerilimlerinde ve geleceksizlik içinde ezilmektedir.
Böyle bir dönemde komünist siyasetin görevi, halkın tarihsel aidiyetleriyle kavga etmek değil, o aidiyetlerin içindeki ilerici damarları sınıfsal bir hatta bağlayabilmektir.
Türkiye halkının hafızasında 23 Nisan, 19 Mayıs, Kurtuluş Savaşı, Cumhuriyet gibi tarihsel momentlerin güçlü bir karşılığı vardır. Çünkü bunlar yalnızca resmi ideolojinin sembolleri değildir; aynı zamanda yoksul Anadolu halkının emperyalizme, işgale ve saltanata karşı ayağa kalktığı tarihsel kırılmalardır. Marksistler için mesele, bu tarihsel süreçleri kutsallaştırmak ya da eleştiriden muaf görmek değildir. Ancak mesele aynı zamanda, halkın tarihsel belleğine tepeden bakan sekter bir dil kurmamak zorunda olmaktır.
Lenin’in çok önemli bir yaklaşımı vardır:Komünistler, halkın mevcut bilinç düzeyinden hareket etmek zorundadır. Halkın duygu dünyasını küçümseyen, tarihsel hafızasını aşağılayan bir siyaset, kendisini toplumdan yalıtır.
Türkiye’de yıllardır sol çevrelerin yaptığı en büyük hatalardan biri de budur. Cumhuriyetin bütün tarihini yalnızca “burjuva diktatörlüğü” diyerek açıklamaya çalışmak; geniş halk kesimlerinin tarihsel deneyimini yok saymak; 19 Mayıs’a, 23 Nisan’a, Kurtuluş Savaşı’na sadece öfke diliyle yaklaşmak, komünist hareketi halka yaklaştırmamış, tersine yalnızlaştırmıştır.
Üstelik bugün Türkiye’de tehlike soyut değildir. Siyasal İslamcı-faşist bir rejim, Cumhuriyetin bütün ilerici birikimlerini tasfiye etmeye çalışmaktadır. Laiklikten kamuculuğa, eğitimden kadın haklarına kadar toplumun yüz yıllık kazanımları sermaye ve tarikat ittifakı tarafından parçalanmaktadır.
Böyle bir tarihsel eşikte komünistlerin görevi, halkın Cumhuriyetle kurduğu bağı tümden reddetmek değil; o bağı emekçi sınıfların çıkarları doğrultusunda ileri taşımaktır.
Çünkü sosyalizm gökten düşmeyecek. Sosyalist Cumhuriyet, bu toprakların tarihsel birikiminden doğacaktır. O nedenle mesele, Cumhuriyet ile sosyalizm arasında kopuşsuz bir sınıfsal hat kurabilmektir. Yani antiemperyalist mücadeleyi işçi sınıfının kurtuluş mücadelesiyle birleştirmek; laikliği yalnızca yaşam tarzı savunusu olmaktan çıkarıp emekçi halkın özgürleşme meselesi haline getirmek; yoksulluğa karşı mücadeleyi kimlikler arasında düşmanlık üretmeden örgütleyebilmektir.
Bugün Türkiye’de Türk, Kürt, Alevi, Sünni, laik, muhafazakâr milyonlarca emekçi aynı sömürü düzeninin altında eziliyor. Aynı market fiyatlarıyla, aynı düşük ücretlerle, aynı borç düzeniyle boğuşuyor.
Komünist hareketin dili tam da burada belirleyici hale geliyor. Eğer siyaset sürekli tarihsel hesaplaşmaların içine sıkışır, halkın belli kesimlerini kültürel olarak aşağılayan bir tona dönüşürse, sınıfsal birleşme zemini parçalanır. Oysa Marksizm’in özü tam tersidir: Ayrıştırmak değil birleştirmek; kimlikleri inkâr etmeden onları ortak sınıf çıkarında buluşturabilmektir.
Elbette tarih eleştirilecektir. Tek parti dönemi de konuşulacaktır, Kürt meselesi de konuşulacaktır, devlet şiddeti de konuşulacaktır. Ama bunu bugünün emekçi halkını birbirine düşmanlaştıracak bir intikam diliyle değil; tarihsel materyalist bir çözümleme ile yapmak gerekir. Çünkü komünistler geçmişin savcısı değil, geleceğin kurucusu olmak zorundadır.
Bugün ihtiyaç olan şey; halkın tarihsel hafızasıyla kavga eden değil, o hafızanın içindeki ilerici, antiemperyalist, kamucu ve halkçı damarları sosyalizm perspektifiyle yeniden kuran bir siyasettir.
Fabrikadaki işçiye de, üniversitedeki gence de, köyünü madene karşı savunan köylüye de, çocuğunu tarikat yurtlarından korumaya çalışan anneye de aynı şeyi söyleyebilmelidir: Bu düzen değişebilir.Bu ülke yeniden halkın olabilir.
Cumhuriyet yarım kaldıysa, onu tamamlayacak olan işçi sınıfının örgütlü mücadelesidir. Ve belki de bugün Türkiye komünist hareketinin en çok ihtiyaç duyduğu şey budur: Halkın hafızasına öfkeyle değil, tarih bilinciyle yaklaşmak. Çünkü devrim, halka rağmen değil, halkın kendi tarihsel yürüyüşü içinden doğar.
Bu tartışmaları bitirip bir an önce asıl görevimize dönersek daha kolay yol aldığımızı göreceğiz. Elbette tarihi de unutmadan.
Yorumlar
Yorum Gönder