**'Hiçbir Sevgi İnsanın Kendi Varlığını Yok Etmemeli"**

 **'Hiçbir Sevgi İnsanın Kendi Varlığını Yok Etmemeli"**


Bu başlığı bugün bir yazının içinde okudum. İlk bakışta sıradan görünen bu cümle, üzerinde durdukça bambaşka bir anlamın kapısını araladı. Çünkü şimdiye kadar sevginin yalnızca iyileştiren, çoğaltan ve büyüten yanını düşünmüş; onun, insanın kendi varlığını da sessizce tüketebileceği ihtimali üzerinde hiç durmamıştım.


Oysa sevgi, özellikle aşk ya da fedakârlık sınırlarını aştığında, bazen insanı kendi hayatının öznesi olmaktan çıkarabiliyor. Kendi anlamını, kendi sesini ve kendi yolunu yavaş yavaş yitiriyor insan. Bir daha yaşanması mümkün olmayan ömrünü, artık kendisi için değil, bir başkası için tüketmeye başlıyor. Belki "feda etmek" deniyor buna; ama kimi zaman bunun adı, geri dönüşü olmayan bir hayatı farkında olmadan heba etmektir.


Evet, sevmek insanı insan yapan en büyük erdemlerden biridir. Ama gerçek sevgi, insanın önce kendi varlığını korumasını, sonra da sevgisiyle karşısındakini büyütmesini gerektirir. Çünkü sevgi, ne seveni eksiltmeli ne de sevileni kendine bağımlı kılmalıdır. İnsanı yok eden değil, insanı ve dokunduğu her şeyi var eden bir güç olduğunda, ancak o zaman gerçek anlamına kavuşur.


İnsan, dünyaya tek başına gelir; ama hiçbir zaman tek başına yaşamaz. Daha gözlerini açtığı ilk anda annesinin sesiyle, teniyle, kokusuyla tanışır. Sonra bir ağacın gölgesini sever, bir dereyi, bir sokağı, çocukluğunu, arkadaşını, yurdunu, inandığı değerleri... Hayat, aslında birbirine eklenen sevgilerin uzun hikâyesidir.


Bu yüzden sevgi yalnızca iki insan arasında yaşanan bir duygu değildir. O, insanın dünyayla kurduğu en derin ilişkidir.


Bir annenin çocuğu için uykusundan, gençliğinden, kimi zaman ömründen vazgeçmesi sevginin en dokunaklı örneklerinden biridir. Ama anne de şunu unutmamalıdır: Çocuğuna kendisini bütünüyle verip kendi varlığını tükettiğinde, geriye yalnızca yorgun bir fedakârlık kalabilir. Çünkü çocuk, annesinin yok oluşunu değil, onun güçlü varlığını miras almalıdır.


Çocuk da büyürken annesini öyle sevebilir ki kendi hayatını yaşamaktan vazgeçer. Suçluluk duygusuyla kurduğu yaşam, artık sevginin değil, bağımlılığın eseridir. Sevgi özgür bırakır; bağımlılık zincirler.

Dostluk da böyledir. Gerçek dost, seni kendine benzetmeye çalışan değil; senin kendin olarak kalmanı isteyen insandır. 


Fakat bazen en büyük yıkımlar, en çok güvendiklerimizin sessizce sırtını dönmesiyle gelir. İhanet yalnızca bir sözün tutulmaması değildir; insanın başkasına emanet ettiği kendilik duygusunun kırılmasıdır. O an insan, yalnız dostunu değil, insanlara duyduğu güvenin bir parçasını da kaybeder.


Doğaya duyulan sevgi ise belki de en karşılıksız sevgidir. Bir ormanı seversin; o senin adını bilmez. Bir dereyi korursun; sana teşekkür etmez. Bir kuşun gökyüzünde kalmasını istersin; o sana borçlu değildir. Ama yine de seversin. Çünkü doğayı sevmek, aslında kendi geleceğini sevmektir. Bugün doğayı yok edecek kadar büyüyen bir sevgi değil, doğayla birlikte yaşayacak kadar olgun bir sevgiye ihtiyacımız var.


İnsan bazen bir fikri de sever. Bir davayı, bir halkı, adaleti, özgürlüğü... Tarih, uğruna her şeyini veren insanlarla doludur. Fakat burada da ince bir çizgi vardır. Eğer uğruna mücadele ettiğin düşünce, seni düşünemez hâle getiriyor; seni insanlığından, vicdanından ve sorgulama yeteneğinden uzaklaştırıyorsa, artık sevgi değil, kör bir teslimiyet başlamıştır. Hiçbir ideal, insanın kendi varlığını inkâr etmesini istememelidir.


Erich Fromm, sevginin bir duygu olmaktan önce bir yetenek olduğunu söyler. Gerçekten de sevmek, sahip olmak değil; yaşatmaktır. Simone de Beauvoir ise sevginin ancak iki özgür insan arasında anlamlı olabileceğini hatırlatır. Spinoza'ya göre ise insanın sevinci, varlığının güçlenmesidir. O hâlde bizi küçülten, susturan, eksilten hiçbir ilişki gerçek sevginin eseri olamaz.


Çünkü sevginin ölçüsü, ne kadar acı çektiğimiz değildir. Ölçüsü, birbirimizin varlığını ne kadar büyütebildiğimizdir.


İnsan bazen sevgiyi fedakârlıkla karıştırır. Oysa fedakârlık, sevginin dili olabilir; kendini yok etmek ise onun mezarıdır. Kendini sürekli eksilterek yaşatmaya çalıştığın her bağ, bir gün seni de, o bağı da tüketir.


Belki de bu yüzden en ağır acılar, nefretten değil; sevgiden doğar. Annenin evladına yabancılaşması, dostun ihaneti, yurdun seni dışlaması, uğruna mücadele ettiğin insanların seni anlamaması... Bunların her biri, insanın içinde derin boşluklar açar. Çünkü ihanet, sevginin olmadığı yerde değil; sevginin bulunduğu yerde mümkündür.


Ama insan, ihanetten sonra bile kendi varlığını koruyabiliyorsa yeniden sevebilir. Çünkü sevgi, bir kişiye ait değildir; insanın dünyaya bakış biçimidir. Bir insan gider, bir dost kaybolur, bir orman yakılır, bir ülke değişir... Eğer içimizde sevme yeteneğini koruyabiliyorsak, hayat yeniden filizlenebilir.


Hiçbir sevgi insanın kendi varlığını yok etmemelidir. Çünkü insan, ancak kendisi olarak kalabildiği ölçüde gerçekten sevebilir. Kendini kaybeden, sonunda sevgisini de kaybeder.


Belki de gerçek sevginin en yalın tanımı şudur:

Sevgi, iki varlığın birbirini eksiltmeden çoğaltmasıdır. İnsanla insanın, insanla doğanın, insanla yaşamın birbirine hayat vermesidir.


İşte sevgiyi, aşkı birbirini tüketerek değil, çoğaltarak yaşamayı becerebilmektir sevmek. Birbirini teslim almadan, yok etmeden. 


"Sevgi kıskandırır da... Kim bunun ilkel bir dürtü olduğunu söylerse söylesin, insan zaten doğası gereği birçok ilkel dürtüyü içinde taşır. Mesele, o duyguların varlığı değil; onları nasıl yaşadığımızdır. Kıskançlık da sevgi gibi insanı iki farklı yola götürebilir.


 Biri, sahip olma arzusuyla karşısındakini daraltan, nefessiz bırakan ve sonunda tüketen yoldur. Diğeri ise kaybetme korkusunu daha çok anlamaya, daha çok özen göstermeye ve ilişkiyi daha güçlü kurmaya dönüştüren yoldur. 


Çünkü sevgi gibi kıskançlık da, insanı yok etmeye değil; birbirini daha dikkatli, daha özenli ve daha derin yaşamaya vesile olduğunda anlam kazanır."


Bizi çoğaltan sevgilerimiz olsun hep.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

**"Bilgi Çağında Cesaretin Çöküşü"**

**"Türkiye Solunun Bitmeyen 19 Mayıs Tartışması"**

**"Entelektüel Sefalet ve Nefretin Sınıfsal Dili"**