**"Emeklinin Altın Çağı"**
**"Emeklinin Altın Çağı"**
Ne güzel memlekette yaşıyoruz. Öyle güzel ki, rakamlarla, sofraya oturmadan doyuyor insan. Ülkenin en başında ki adamın gözüne bakıyor emekli ve hep o müjdeyi bekliyor. Hani sabredin az kaldı, her şey yolunda, sıra size de gelecek. Büyümeden payınızı alacaksınız diye yıllarca emekliye söylenen yalan acaba bu kez gerçek olur mu?
Ülkeyi yönetenler emeklisini, emekçisini bu kadar açlığa mahkum eder mi?
Ama o ne? Ekranlardan duyduğuna inanamıyor. Emekliler altın çağını yaşıyor diye öfkeli bir dille azarlar gibi konuşuyor. Ve salonda alkış tufanı kopuyor.
Kim o alkışlayanlar? Bu ülkenin kanını emen yandaşlar, iş adamları, iktidar milletvekilleri. Yazık,böyle mi dalga geçilir ve hiç mi farkına varmaz kendisiyle dalga geçildiğini emekli yurttaş.
Birileri ekranlardan çıkıp, "Emeklilerimiz tarihlerinin en iyi gelir seviyesine sahip" diyebiliyor. Sonra da milyonlarca emekli, cüzdanına bakıp acaba yanlış olan ben miyim diye düşünüyor. Öyle ya yıllardır dinden, imandan, Allah'tan bahsedenler ondan korkmazlar mı? Bu yüzden hiç yalan söylerler mi?
Ama matematik bazen çok acımasızdır.
Kira yirmi bin lira.
Faturalar beş bin lira.
Markete giriyorsun, file dolmadan maaş boşalıyor.
Torunun geliyor.
"Dedeciğim, dondurma yiyelim mi?" diyor.
O küçücük cümlenin bedeli beş yüz lira.
Bir gün insanın canı "Şöyle dışarıda sıcak bir çorba içeyim." dese, cebinden dört yüz elli lira çıkıyor.
Demek ki altın çağ budur.
Sadece altını görebilenler için...
Emekli ise vitrinin önünden geçip bakmakla yetiniyor. Sonra çıkıp diyorlar ki:
"En iyi gelir seviyesindesiniz."
Belki de haklılar. Çünkü artık emeklinin en büyük geliri sabretmek. En büyük birikimi vazgeçmek.
En büyük tasarrufu ise yaşamaktan kısmak.
Oysa emekli sadaka istemiyor.Bir lütuf da istemiyor.
Yıllarca alın teriyle ödediği primlerin karşılığını istiyor. Kendi hakkını istiyor. Kendi ekmeğini istiyor.
Bir ömür çalışmış insanın, torununa gönül rahatlığıyla dondurma alabileceği, pazarda fiyat etiketine bakmadan iki kilo meyve seçebileceği, ay sonunu değil hayatını düşünebileceği bir ülke istiyor.
Ama belli ki bazı saray pencerelerinden görünen Türkiye ile pazardaki Türkiye aynı ülke değil.
Bir tarafta sofralar büyüyor. Diğer tarafta ekmek küçülüyor. .Bir tarafta makam araçları uzuyor.
Diğer tarafta emeklinin market fişi.
Bir tarafta botoksla gerilen yüzler...Diğer tarafta yılların yorgunluğuyla derinleşen alın çizgileri.
Ve sonra bütün bunların üzerine çıkıp, "Altın çağ..." deniliyor.İroninin bile utanacağı bir cümle bu.
Yine de tarihin garip bir huyu vardır.Hiçbir iktidar sonsuz değildir.Hiçbir alkış ebedî sürmez.
Ve hiçbir propaganda, boş tencerenin çıkardığı sesten daha gür konuşamaz.
Çünkü insan, en çok midesiyle ikna olur.
Ve gerçekler, eninde sonunda, nutukların değil; mutfakların dilinde yazılır.
NATO zirvesi geliyor diye yoksul mahallelerin önüne perdeler çekebilirsiniz. Yoksulluğu misafirlerden saklayabilirsiniz. Caddeleri süsler, duvarları boyar, kameraların göreceği yerleri parlatabilirsiniz. Ama açlığı perdeleyemezsiniz. Boş tencerelerin sesini susturamazsınız. Emeklinin titreyen elini, çocuğun eksik beslenmesini, işçinin alın terini gizleyemezsiniz.
Kendi gözlerinizi gerçeğe kapatabilirsiniz ama halkın öfkesini hiçbir perde örtemez. Çünkü açlık sabırlıdır; fakat sonsuza kadar susmaz. Ve unutmayın, hiçbir iktidar, halkın biriktirdiği öfkeden daha güçlü değildir. Gün gelir, bugün görmezden geldiğiniz insanlar yarının hesabını sorar. O gün geldiğinde saklanacak bir perde de, kaçılacak bir saray da kalmayabilir.
Haberiniz olsun.
Yorumlar
Yorum Gönder