**"Yan Yana Gelmek Yetmez, Birlikte Mücadele Etmek Gerekir"**

 “Yan Yana” çağrısı, parçalı toplumsal mücadeleleri ortak bir hatta buluşturma iddiası taşıyor. Ancak bu girişimin gerçek karşılığı; herhangi bir partinin gölgesine girmeden, sınıf mücadelesiyle demokrasi mücadelesini birleştiren bağımsız ve kalıcı bir koordinasyon yaratabilmesine bağlıdır.


**"Yan Yana Gelmek Yetmez, Birlikte Mücadele Etmek Gerekir"**


Selin Nakıpoğlu’nun BirGün’de yayımlanan “Parçalı İtirazdan Ortak Mücadeleye” başlıklı yazısı, Türkiye’de uzun zamandır hissedilen temel bir ihtiyacı yeniden gündeme getiriyor. Birbirinden kopuk ilerleyen toplumsal mücadelelerin ortak bir mücadele zemininde buluşması.


İşçinin ücret mücadelesi, emeklinin geçim kavgası, gençlerin geleceksizliğe itirazı, kadınların yaşam hakkı, Kürt halkının eşitlik ve özgürlük talebi, köylünün toprağını ve yaşam alanı savunucularının doğayı koruma mücadelesi birbirinden bağımsız değildir. Bunların tamamı, sermayenin ve onun siyasal iktidarının topluma yönelttiği aynı saldırının farklı cepheleridir.


Bu nedenle “Senin mücadelen benim de meselem” sözü yalnızca duygusal bir dayanışma çağrısı değildir. Doğru kurulduğunda sınıfsal ve siyasal bir anlam taşır. 


Çünkü sermaye sınıfı işçiye, köylüye, kadına, gence, emekliye ve doğaya ayrı ayrı saldırıyor gibi görünse de saldırının merkezi ortaktır. Mücadelenin de ortaklaştırılması gerekir.


“Yan Yana” girişimi tam da böyle bir dönemde ortaya çıktı.


İlhan Cihaner, butlan kararı açıklanmadan önce, CHP Parti Meclisi üyesiyken ki hala öyle Özgür Özel tarafından sosyalist partiler, demokratik kitle örgütleri, sendikalar ve meslek odalarıyla partinin ilişkilerini kuracak ve geliştirecek isimlerden biri olarak görevlendirilmişti.


 Sol düşünceyi ve sosyalist hareketin tarihsel birikimini yakından bilen Gökhan Günaydın’ın da bu çalışmanın içerisinde yer alacağı biliniyordu.


Butlan kararıyla birlikte siyasal tablo değişti. Özgür Özel ve beraberindeki milletvekilleri CHP’den ayrılarak Yeni Parti’yi kurdu.


 Yeni Parti, Meclis’te ana muhalefet konumuna gelirken CHP artık toplumsal muhalefetin merkezî partisi olma niteliğini önemli ölçüde kaybetti. 


Bugün emek örgütleriyle, sosyalistlerle, meslek odalarıyla ve demokratik kitle örgütleriyle ilişki kurmaya çalışan siyasal merkez, eski CHP yönetiminin kadroları tarafından kurulan Yeni Parti’dir.


Cihaner ve Günaydın gibi isimlerin butlan öncesinde üstlendikleri görevin siyasal zemini değişmiş olsa da bu ilişkileri farklı biçimlerde sürdürdükleri görülüyor. Nitekim Gökhan Günaydın bugün Yeni Parti Grup Başkanvekili olarak görev yapıyor.


Öte yandan SOL Parti’nin aylardır dile getirdiği birleşik mücadele çağrısı, “Yan Yana” adı verilen girişimle ete kemiğe büründürülmeye çalışılıyor. İlk toplantı Ankara’da, ikinci toplantı ise İstanbul’da gerçekleştirildi.


İstanbul toplantısının Ankara’ya kıyasla daha sınırlı bir katılımla yapıldığı yönünde bilgiler var. Elbette bu değerlendirme İstanbul’daki arkadaşlardan aktarılan gözlemlere dayanıyor.


 Katılımın daha düşük olmasının nedenleri arasında, meslek odalarının seçim süreçlerinde yaşanan sorunların ve gerilimlerin toplantıya yansıdığı ifade ediliyor.


Bunlar önemlidir, ancak asıl mesele toplantıya kaç kişinin katıldığından çok, bu girişimin nasıl bir siyasal hatta yürüyeceğidir.


Türkiye sosyalist hareketi zaman zaman kendisini toparlamak, ortak bir mücadele zemini oluşturmak ve dağınıklığını aşmak amacıyla bu tür çağrılar yapıyor. 


Bunların her biri, kendi başına bakıldığında anlamlı ve değerlidir. Çünkü solun, sosyalistlerin ve demokratik güçlerin temel hedeflerinden biri, siyasal iktidarın karşısında birleşik bir halk muhalefeti yaratabilmektir.


Ancak geçmiş deneyimler bu çağrılara tereddütle yaklaşılmasına da neden oluyor.


Çünkü birçok birleşme ve ortak mücadele girişimi, bir süre sonra belirli bir örgütün, partinin ya da siyasal çevrenin etki alanına sıkışıyor.


 Başlangıçta herkesi kapsama iddiasıyla ortaya çıkan yapılar, zamanla bir örgütün yan çalışmasına dönüşüyor. Ortak mücadele fikri yerini örgütsel rekabete, temsil tartışmalarına ve dar grup hesaplarına bırakıyor.


Böylece büyük iddialarla başlayan girişimler toplumsal karşılık üretmeden kadükleşiyor. Solun tarihsel hastalığı da burada başlıyor. Herkes birleşmeden söz ediyor ama herkes birliğin kendi kapısının önünde kurulmasını istiyor.


“Yan Yana” girişiminin en büyük sınavı da bu olacaktır.


Bu hareket, yeni bir örgütlenme kurmak veya mevcut yapılara rakip yeni bir merkez yaratmak yerine, ülkede hâlihazırda var olan mücadele platformlarını, yerel direnişleri, sendikal örgütlenmeleri, meslek odalarını, kadın hareketini, gençlik örgütlerini, ekoloji mücadelelerini ve demokratik güçleri ortak bir koordinasyon içerisinde buluşturabilirse anlam kazanır.


Çünkü Türkiye’de sorun örgüt ve platform eksikliği değildir. Ülkenin dört bir yanında direnen, mücadele eden ve bedel ödeyen yapılar zaten vardır. Sorun, bu mücadelelerin birbirinden kopuk kalması, deneyimlerini paylaşamaması ve ortak bir siyasal güce dönüşememesidir.


Bir maden şirketine karşı direnen köylü yalnız bırakılmaktadır. Greve çıkan işçi başka bir alandaki mücadeleyle yeterince bağ kuramamaktadır. Kadın hareketinin talepleri sendikal mücadelenin gündemine gerektiği kadar girmemekte, Kürt halkının demokratik talepleri kimi zaman sınıf mücadelesinin dışında değerlendirilmektedir.


Oysa hayat bu kadar parçalı değildir.Sermayenin saldırısı bütünlüklüyse ona karşı direniş de bütünlüklü olmak zorundadır.


Tam da “Yan Yana” girişiminin ortaya çıktığı bugünlerde Kürt siyasal hareketi de demokrasi mücadelesinin ortaklaştırılması yönünde çağrılar yapıyor. 


Yaşam alanlarını savunan bazı çevrelerin ülkedeki farklı ekoloji mücadelelerini bir araya getirmeye ve ortak bir mücadele ağı kurmaya çalıştığını biliyoruz. İşçiler, emekliler, kadınlar, gençler ve meslek örgütleri de farklı alanlarda direnişlerini sürdürüyor.


Mesele bu çağrıların birbirine rakip olması değil, birbirine temas edebilmesidir.


Her çevrenin kendi çatısı altında yeni bir birlik oluşturması parçalanmışlığı ortadan kaldırmaz. Tam tersine, mevcut parçalara yenilerini ekleyebilir.


 Gerekli olan, mücadele alanları üzerinde tahakküm kurmayan, onları kendisine bağlamaya çalışmayan, kararları ortaklaştıran ve tabanın sözünü esas alan demokratik bir koordinasyondur.


Yeni Parti de bugünkü konumu gereği toplumsal muhalefetin yükseldiği her alanda bulunmak istiyor. Hatta buna her zamankinden daha fazla ihtiyacı var.


 Yeni kurulmuş olmasına rağmen Meclis’te ana muhalefet konumuna gelen bir partinin, toplumsal meşruiyetini yalnızca milletvekili sayısıyla kurması mümkün değildir.


Yeni Parti’nin fabrikayla, mahalleyle, sendikayla, meslek odasıyla, gençlikle, kadın hareketiyle, ekoloji mücadelesiyle ve Kürt halkının demokratik talepleriyle bağ kurması gerekiyor.


 Çünkü kendisini yalnızca eski CHP seçmeninin devamı olarak tanımlarsa yeni bir parti olmakla birlikte eski siyasetin sınırlarını aşamaz.


Burada sorulması gereken soru şudur: Yeni Parti, toplumsal muhalefetin mücadele alanlarına onların sesini büyütmek için mi girecek, yoksa onları kendi parlamenter hedefleri etrafında toplamak için mi?


Bu ayrım önemlidir.


Toplumsal hareketler bir partinin seçim dönemlerinde ve politika üretemediği,kendini konsolide etmek için hatırladığı destek kuvvetleri değildir.


 İşçi sınıfı, kadınlar, gençler, Kürtler, köylüler ve yaşam alanı savunucuları kendi mücadelelerinin öznesidir. Hiçbir siyasi parti bu hareketleri kendi arka bahçesi olarak göremez.


Adli tatil sonrasında butlan kararının kaldırılması ihtimali de Yeni Parti’nin karşısına ayrı bir sorun olarak çıkabilir. Kararın kaldırılması durumunda, CHP’den ayrılarak Yeni Parti’yi kuran kadroların nasıl bir yol izleyeceği tartışılacaktır.


* CHP’ye geri dönüş mü gündeme gelecektir?


* Yeni Parti bağımsız siyasal varlığını mı sürdürecektir?


* Yoksa iki ayrı yapı arasında yeni bir birleşme veya ittifak mı aranacaktır?


Bu sorular yalnızca parti yöneticilerinin hukuki ve örgütsel meseleleri değildir. Toplumsal muhalefetle kurulan ilişkilerin kalıcı mı, yoksa yaşanan hukuki zorunluluğun ürünü mü olduğunu da gösterecektir.


Yeni Parti, toplumsal muhalefetle kurduğu bağı yalnızca butlan kararının yarattığı siyasi sıkışmışlıktan çıkış yolu olarak görüyorsa bu ilişkinin ömrü kısa olur. 


Fakat bu ilişkiyi kalıcı, demokratik ve sınıfsal bir dönüşüm ihtiyacının parçası olarak görürse ülkede yeni bir siyasal kanal açabilir.


Aynı şekilde bu çağrıları yapanlar kendi gelecekleri adına böyle bir yolu tercih etmiş ise sonuç yine olumsuz olacaktır. Bunu geçmişte böyle yaşadık. 


Ancak burada önemli bir ayrım yapılmalıdır.


Sosyalistler, siyasal iktidarın yargı yoluyla partileri, seçimleri ve toplumsal muhalefeti şekillendirmesine karşı çıkarken kendi bağımsız sınıf çizgilerini korumalıdır.


Birleşik mücadele, sosyalistlerin programlarından vazgeçmesi anlamına gelmez.


Yan yana gelmek, aynılaşmak değildir.


Birlik; sınıf çelişkilerini görünmez kılmak, sermaye düzeniyle hesaplaşmayı ertelemek veya bütün sorunları yalnızca mevcut iktidarın otoriterliğine bağlamak değildir.


Bugünkü otoriter rejim sermaye düzeninden bağımsız değildir. İşçiyi yoksullaştıran, emeği değersizleştiren, doğayı talana açan, kadınların yaşamını güvencesizleştiren ve halkları karşı karşıya getiren sistemin siyasal biçimidir.


Bu nedenle birleşik mücadelenin hedefi yalnızca iktidarın el değiştirmesi olamaz. İşçi sınıfının, emekçilerin ve ezilenlerin siyasal bir özne hâline gelmesi gerekir.


Seçimler elbette önemlidir. Hukukun üstünlüğü, laiklik, temel hak ve özgürlükler, seçilmişlerin iradesi ve demokratik bir devlet düzeni vazgeçilmezdir.


 Fakat toplumsal güç dengeleri değişmeden, sermayenin ekonomik ve siyasal egemenliği sınırlandırılmadan kalıcı bir demokrasi kurulamaz.


Demokrasi mücadelesi ile sınıf mücadelesi birbirinin rakibi değildir.Tam tersine, Türkiye gibi otoriterliğin sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda kurumsallaştığı bir ülkede demokrasi mücadelesinin sınıfsal bir karakter kazanması zorunludur.


 İşçi sınıfını dışarıda bırakan bir demokrasi mücadelesi eksik, demokratik hakları küçümseyen bir sınıf mücadelesi ise halktan kopuk kalır.


“Yan Yana” hareketinin kalıcı bir karşılık bulması, bu iki mücadeleyi birbirinden ayırmamasına bağlıdır.


Hareket yalnızca toplantılarda konuşulan, bildirilerde kalan ve seçim dönemlerinde hatırlanan bir birlik olmayacaksa fabrikaya, mahalleye, üniversiteye, köye, madene, greve ve direniş alanlarına ulaşmak zorundadır.


Sözün gerçek değeri mücadele alanında sınanır.

Dileğimiz, “Yan Yana” girişiminin geçmişteki olumsuz deneyimleri tekrarlamamasıdır.


 Herhangi bir partinin veya örgütün arka bahçesine dönüşmeden; sözün, kararın ve sorumluluğun ortaklaştırıldığı demokratik bir mücadele zemini yaratabilmesidir.


Sol Parti de bu zeminin sahibi ya da yöneticisi olmaya değil, eşit bir bileşeni olmaya talip olmalıdır. Aynı zamanda Yeni Parti de. 


Türkiye’nin bugün böylesi bir birleşik mücadeleye ihtiyacı vardır.


Çünkü iktidarın karşısındaki toplumsal güçler zayıf değildir; yalnızca dağınıktır. Emekçilerin öfkesi, kadınların direnci, gençlerin itirazı, Kürt halkının özgürlük talebi, köylünün toprağına ve yaşam alanlarına sahip çıkması aynı nehirde buluşabilirse gerçek bir toplumsal dönüşümün yolu açılabilir.


Umut etmek yetmez; umudu örgütlemek gerekir.

Yan yana gelmek önemlidir. Ama asıl olan, yan yana gelenlerin birlikte yürüyebilmesidir.


Bu kez ortak mücadele çağrısının yalnızca güzel sözlerde kalmamasını; emeğin, özgürlüğün, eşitliğin, barışın ve demokrasinin gerçek bir toplumsal güce dönüşmesini diliyorum.


Çünkü bu dönemde birleşik mücadele bir tercih değil, tarihsel bir zorunluluktur.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

**"Bilgi Çağında Cesaretin Çöküşü"**

**"Türkiye Solunun Bitmeyen 19 Mayıs Tartışması"**

**"Entelektüel Sefalet ve Nefretin Sınıfsal Dili"**