**"Yapay Zekâ Kimin İçin Çalışacak?"**
**"Yapay Zekâ Kimin İçin Çalışacak?"**
Birkaç gün önce ülkede ve dünyada yayımlanan bilimsel ve siyasi dergilerdeki makalelere bakarken yapay zekâ, yapay zekâ işçilerinin örgütlenmesi ve bu örgütlenmenin halka, emekçilere, işçi sınıfına nasıl fayda sağlayabileceği üzerine bazı notlar aldım.
Bu konu daha sonra uzun ve kapsamlı bir yazıya dönüşebilir. Ancak şimdilik aldığım notları kısaca aktarmak istiyorum.
Yapay zekâ denildiğinde akla genellikle insana benzeyen makineler, konuşan programlar, kendi kendine karar veren sistemler geliyor. Oysa yapay zekâ, yalnızca bilgisayar ekranında çalışan bir yazılım değildir. Onun arkasında büyük bir üretim zinciri vardır.
Maden ocaklarından çıkarılan mineraller, çip fabrikaları, veri merkezleri, enerji santralleri, soğutma sistemleri, yazılım mühendisleri, veri etiketleyen işçiler, içerik denetçileri, bakım çalışanları ve hatta elektronik atıkları ayrıştıran emekçiler…
Kısacası yapay zekâ da her şey gibi emekle üretilmektedir.
Ama sermayenin kurduğu dil, bu emeği görünmez hale getiriyor. Bize makinelerin kendi kendine düşündüğü, algoritmaların tarafsız olduğu ve teknolojik gelişmenin önünde kimsenin duramayacağı söyleniyor.
Oysa ne teknoloji kendi kendine karar verir ne de yapay zekânın bir iradesi vardır.
Hangi sistemin geliştirileceğine, nerede kullanılacağına, kimin işten çıkarılacağına, kimin gözetleneceğine, hangi verilerin toplanacağına ve ortaya çıkan kazancın kime aktarılacağına şirketler ve devletler karar veriyor.
Bu nedenle mesele yapay zekânın iyi ya da kötü olması değildir.
Asıl mesele, yapay zekânın kimin elinde olduğu ve kimin çıkarı için kullanıldığıdır.
Bugün yapay zekâ bazı işyerlerinde çalışanların işini kolaylaştırmak için değil, onları daha yakından denetlemek için kullanılıyor. İşçinin ne kadar mola verdiği, kaç dakika ekrana baktığı, kaç ürün taşıdığı, müşteriye hangi ses tonuyla cevap verdiği ölçülüyor.
Eskiden işçinin başında ustabaşı vardı. Şimdi ustabaşı yazılıma dönüştü.
Algoritma vardiyayı belirliyor, performans puanı veriyor, işçiyi işe alıyor ya da işten çıkarıyor. Ardından işveren sorumluluktan sıyrılmak için “kararı sistem verdi” diyor.
Oysa sistemin arkasında yine patronun kararı vardır.
Tam da burada Gramsci’nin hegemonya kavramı önem kazanıyor.
Gramsci, egemen sınıfların yalnızca zor kullanarak yönetmediğini söyler. Egemenler, kendi çıkarlarını toplumun ortak çıkarı gibi göstererek rıza üretir.
Bugün teknoloji alanında da aynı şey yaşanıyor.
“Yapay zekâya karşı çıkarsanız ilerlemeye karşı çıkarsınız.”
“Rekabette geri kalmamak için işçilerden fedakârlık gerekir.”
“Bazı mesleklerin ortadan kalkması kaçınılmazdır.”
Bu cümleler, sermayenin tercihlerini doğanın yasası gibi göstermektedir.
Oysa yapay zekâ nedeniyle çalışma süresi azalabilir, iş kazaları önlenebilir, sağlık ve eğitim hizmetleri geliştirilebilir. Afetler önceden tahmin edilebilir, toplu ulaşım planlanabilir, engellilerin yaşamı kolaylaştırılabilir.
Fakat aynı teknoloji savaş, gözetim, işsizlik, reklam manipülasyonu ve toplumsal denetim için de kullanılabilir.
Demek ki teknoloji kader değildir.
Teknolojinin yönünü, onu elinde tutan sınıf belirler.
Burada 1970’lerde İngiltere’de yaşanan Lucas Planı deneyimi önemli bir örnek oluşturuyor.
Lucas Aerospace şirketinde çalışan işçiler, işten çıkarma tehdidiyle karşı karşıya kaldıklarında yalnızca “işimizi kaybetmek istemiyoruz” demediler. Fabrikalarının askerî üretim yerine toplumun yararına üretim yapmasını istediler.
İşçiler, mühendisler ve teknisyenler bir araya gelerek sağlık cihazları, enerji tasarruf sistemleri, toplu taşıma araçları ve engellilerin yaşamını kolaylaştıracak ürünler geliştirilmesini önerdiler.
Yani yalnızca iş talep etmediler.
Ne üretileceğine ve kimin için üretileceğine karar verme hakkı da istediler.
Lucas Planı’nın bugüne bıraktığı en büyük ders budur:
İşçiler sadece üretimin uygulayıcısı değildir. Üretimin amacını belirleyecek bilgiye ve deneyime de sahiptir.
Bugün aynı soruyu yapay zekâ işçileri için sormamız gerekiyor.
Yazılımcılar, veri işçileri, mühendisler, içerik denetçileri, veri merkezi çalışanları ve teknoloji sektörünün bütün emekçileri neden yalnızca şirketlerin verdiği görevi yerine getirmek zorunda olsun?
Neden savaş sistemlerine kod yazmayı reddedemesinler?
Neden kitlesel gözetim projelerine karşı çıkamasınlar?
Neden işçileri takip eden, sendikal faaliyeti izleyen ya da insanları otomatik biçimde işten çıkaran algoritmalar üzerinde veto hakkına sahip olmasınlar?
Yapay zekâ işçilerinin örgütlenmesi sadece teknoloji sektöründe çalışanların ücret meselesi değildir.
Bu örgütlenme bütün toplumu ilgilendirir.
Çünkü yapay zekâyı üreten işçiler örgütlü olursa, teknolojinin savaş için değil sağlık için kullanılmasını isteyebilir. Gözetim için değil kamusal yarar için kullanılmasını savunabilir. İşten çıkarmalar yerine çalışma süresinin azaltılmasını talep edebilir.
Bir makine aynı işi daha kısa sürede yapabiliyorsa, bunun sonucu binlerce insanın işsiz kalması olmak zorunda değildir.
Aynı iş daha az sürede yapılabilir, çalışma saatleri düşürülebilir, insanlar kendilerine, ailelerine, sanata ve toplumsal yaşama daha fazla zaman ayırabilir.
Ama bunun gerçekleşmesi için teknolojik kazancın patronlara değil topluma ait olması gerekir.
Yapay zekânın bir de görünmeyen ekolojik maliyeti var.
Bu sistemler büyük miktarda elektrik ve su tüketen veri merkezlerinde çalışıyor. Çipler için bakır, kobalt, lityum, nikel ve farklı kritik mineraller çıkarılıyor. Ormanlar yok ediliyor, su kaynakları kirleniyor, maden bölgelerinde yaşayan halklar yerlerinden ediliyor.
Bize “bulut teknolojisi” deniliyor.
Ama o bulutun altında maden ocakları, enerji santralleri, kuruyan dereler ve ağır koşullarda çalışan işçiler bulunuyor.
Bu nedenle yapay zekâ tartışması yalnızca teknoloji tartışması değildir.
Aynı zamanda bir sınıf, ekoloji, savaş ve demokrasi tartışmasıdır.
Gramsci’nin diliyle ifade edersek, bugün teknoloji alanında yeni bir karşı-hegemonya kurmak gerekiyor.
Teknoloji işçileriyle sanayi işçilerinin, maden emekçileriyle ekoloji hareketlerinin, bilim insanlarıyla halkın ortak söz üretebildiği yeni bir mücadele hattına ihtiyaç var.
Yapay zekâ ne patronların özel mülkü ne de devletlerin sınırsız gözetim aracı olmalıdır.
Toplumun ortak bilgisiyle, işçilerin emeğiyle ve doğanın kaynaklarıyla üretilen bu güç toplumun denetiminde olmalıdır.
Mesele makinelerin düşünüp düşünememesi değildir.
Mesele, insanların kendi ürettikleri güce hükmedip hükmedemeyeceğidir.
Yapay zekâ işçileri örgütlenirse yalnızca kendi haklarını savunmuş olmazlar.
Teknolojinin halka, doğaya ve emeğe hizmet etmesinin yolunu da açarlar.
Bize de düşen görevlerden bugün önemli bir örgütlenme alanı olarak "yapay zeka" emekçilerini, işçilerini nasıl örgütleyeceğimizi düşünmek, harekete geçmektir.
Yorumlar
Yorum Gönder