**"Komünler Sınıfsal Temel Olmadan Yaşayabilir mi?"**
**"Komünler Sınıfsal Temel Olmadan Yaşayabilir mi?"**
Veysi Sarısözen, Yeni Yaşam gazetesinde yayımlanan yazısında, Kürt hareketine ve Türkiye'deki demokrasi mücadelesine ilişkin önemli öneriler ortaya koyuyor.
DEM Parti'nin yönettiği belediyelerde mahalle, köy ve sokak ölçeğinde komünlerin kurulmasını; bu komünlerin belediyelerle birlikte karar alma süreçlerine katılmasını ve yerel yönetimlerin gerçek sahibi haline gelmesini savunuyor.
Böylece siyasetin yalnızca seçimlere ve parlamentoya sıkıştırılmaması, halkın kendi yaşamı üzerinde doğrudan söz sahibi olması gerektiğini ileri sürüyor.
Bu yaklaşımın Marx'ın Paris Komünü'nden Lenin'in ilk Sovyetlerine uzanan doğrudan demokrasi ve halk meclisleri geleneğinden beslendiğini, dolayısıyla sosyalist düşünceye yabancı olmadığını vurguluyor.
Kuşkusuz halk meclisleri, komünler ve doğrudan demokrasi sosyalist hareketin tarihsel mirasının önemli parçalarıdır. Ancak bu tarihsel miras, yalnızca örgütlenme biçimlerinden değil, onların üzerinde yükseldiği sınıfsal temelden de beslenir.
Tam da bu nedenle, komünler ve yerel demokrasi tartışmasını günümüz Türkiye'sinin sınıfsal ve siyasal gerçekliğinden bağımsız ele almak, meselenin en kritik noktasını eksik bırakma riskini taşımaktadır.
Bugün ülkede yaşanan tek adam rejimi, hukuku askıya alan, adaleti siyasal iktidarın ihtiyaçlarına göre biçimlendiren ve toplumsal muhalefeti sistematik biçimde etkisizleştirmeye çalışan otoriter bir karakter taşımaktadır.
Böylesi bir siyasal zeminde, toplumsal muhalefetin en büyük kitlesel gücü olan CHP'nin tasfiye edilmeye çalışılması; DEM Parti'nin ise Kürt sorununun çözümü ekseninde, somut demokratik adımlar atılmaksızın siyasal olarak en azından tarafsız bir alana çekilmek istenmesi, komünlerin bugünkü koşullarda kolaylıkla gelişebileceği yönündeki beklentileri gerçekçi olmaktan uzaklaştırmaktadır.
Komünleri bugünün siyasal gerçekliğinden bağımsız, kendi başına gelişecek bir toplumsal örgütlenme modeli olarak görmek tarihsel deneyimlerle de örtüşmemektedir.
En yakın örneklerden biri Suriye'dir. Rojava deneyimi, önemli kazanımlar üretmiş olsa da, sınıfsal temeli yeterince güçlenmeyen, üretim ilişkilerini köklü biçimde dönüştüremeyen yerel örgütlenmelerin, bölgesel ve uluslararası güç dengeleri ile devlet şiddesi karşısında ne kadar kırılgan olabileceğini göstermiştir.
Siyasal ve askeri baskının arttığı koşullarda, yalnızca yerel demokratik mekanizmalara dayanmak kalıcı bir güvence oluşturmamaktadır.
Kapitalist devletin sınırları içinde, onun hukukuna, bütçesine ve siyasal dengelerine bağlı olarak kurulan komünler, sistemin izin verdiği ölçüde yaşayabilir.
Egemen sınıfların çıkarlarıyla çatıştıkları anda ise, aynı sistem tarafından hukuki, idari ya da zor araçlarıyla tasfiye edilme tehlikesiyle karşı karşıya kalırlar. Dolayısıyla sistemin içinde çözüm aramak, çözümün sistemin şiddeti tarafından ortadan kaldırılması riskini de içinde taşır.
Bu nedenle komünleri yalnızca bir yerel yönetim modeli olarak değil, sınıf mücadelesinin bir ürünü ve emekçi halkın siyasal örgütlenme biçimi olarak ele almak gerekir.
Marksist açıdan meclisler ve komünler, üretim araçlarının toplumsallaştırılması hedefinden, işçi sınıfının siyasal öncülüğünden ve sermaye düzeniyle hesaplaşma perspektifinden koparıldığında, kolaylıkla düzen içi kurumlara dönüşebilir.
Evet, biz de meclisleri savunuyoruz. Ancak savunduğumuz meclisler, yalnızca mahallelerin ya da belediyelerin karar organları değildir. Onlar, işçilerin, emekçilerin, köylülerin ve ezilen halkların ortak sınıfsal çıkarları temelinde örgütlenen, sermaye düzenine alternatif bir halk iktidarının nüveleridir.
Komünlerin kalıcılığı da buradan gelir. Sınıfsal bir zemine dayanmayan komünler, düzenin izin verdiği kadar yaşar; sınıfsal temele yaslanan meclisler ise yalnızca yerel yönetimin değil, yeni bir toplumsal düzenin kurucu öznesi olma potansiyeli taşır.
Veysi yoldaşın önerilerine birde buradan bakmak lazım.
Yorumlar
Yorum Gönder