**'"Yapay Zekâ Çağında Marksizm Hala Güncel Mi?"**

 **'"Yapay Zekâ Çağında Marksizm Hala Güncel Mi?"**


Sabah saat dokuz civarı, yılların yoldaşlığını taşıdığımız Levent WhatsApp’tan yazdı. İlk sorusu her zamanki gibi aynıydı. “Bugün Trabzon’a gelecek misin? ve gülme emojisi.” Genellikle her sabah 3 isimle güne başlarım. Bunlardan biri de Levent. Diğerleri bende kalsın. 


Of’tan Trabzon’a neredeyse her gün gidiyorum. İşin tuhafı şu, orada yan yana geldiğimizde WhatsApp’ta konuştuğumuz kadar bile konuşmuyoruz. Bazen sadece aynı masada oturmak yetiyor. Yılların arkadaşlığı biraz da böyle bir şey galiba, her şeyi anlatmak gerekmiyor.


Sonra laf yapay zekâya geldi. Artık hayatımızın ne kadar içine girdiğini konuştuk. Bir taraftan da bu programların söylediklerini sorgulamak gerektiğini. Çünkü bazen öyle yanlış, eksik, hatta anlamsız bilgiler veriyor ki, önüne geleni alıp kullanırsan insanı rezil bile eder. 


Ben de Levent’e, yapay zekâdan aldığım bilgileri ayrıca kontrol ettiğimi, daha çok yazılara ve makalelere ulaşmak için kullandığımı söyledim. Benim için son sözü söyleyen değil yani, daha çok kapıyı gösteriyor, içeri girip bakmak yine sana kalıyor.


Derken Levent, BirGün’de Tolga Mırmırık’ın “YZ çağında bilişsel özgürlüğümüzü nasıl ipotek ediyoruz : Düşünmekten vazgeçiyoruz” başlıklı yazısını attı. Mırmırık’ın söylediği şey kabaca şu: Yapay zekâ işleri kolaylaştırıyor diye düşünme işini de ona bırakırsak, bir süre sonra kendi aklımızı kullanmayı azaltabiliriz.


 Asıl tehlike yapay zekânın düşünmesi değil, bizim düşünmekten vazgeçmemiz. Önüne ne konursa doğru kabul eden insanı da yönlendirmek kolay olur. Siyasette de olur bu, ticarette de.


Sonra ben meseleyi biraz daha kurcaladım. DergiPark’ta Çağlar Karaca’nın “Teknolojinin İlerici Potansiyeli ve Emeğin Dönüşümü”, Mehmet Arif Koşar’ın “Otomasyon ve İş-Sonrası Toplum Kuramları: Eleştirel Bir Analiz” ve Sayım Yorgun’un “Yapay Zekânın Endüstri İlişkilerine Etkileri: Sendika, Toplu Pazarlık ve Grev Üzerine Bir Değerlendirme” yazılarına baktım. 


Üçü de farklı yerlerden konuşuyor ama laf aynı yere geliyor. Karaca, teknoloji üretkenliği artırıyorsa işçi niye daha az çalışmasın diye soruyor. Koşar, robot geliyor diye işin ortadan kalkmadığını, çoğu zaman biçim değiştirdiğini söylüyor. Yorgun ise yapay zekânın fabrikaya nasıl gireceğine patronun tek başına karar vermemesi gerektiğini, işçinin de söz hakkı olması gerektiğini anlatıyor.


Burada sendikalara da yeni bir iş düşüyor. Sendikanın konusu artık sadece ücret olamaz, işçinin algoritmayla nasıl izlendiği, hangi verilerin toplandığı ve yapay zekânın işyerinde nasıl kullanılacağı da toplu pazarlığın konusu olmalı. Patron teknolojiye tek başına karar verememeli. 


E haksız da değiller.Çünkü yapay zekâ geldi. Şiir yazıyor, resim çiziyor, fabrikayı yönetiyor. Biraz daha beklersek bizim yerimize çalışacak, belki âşık bile olacak. Bize de deniliyor ki teknoloji insanlığı kurtaracak.


İyi güzel de hangi insanlığı? Patronunki mi, bizimki mi? Güney Kore’de Hyundai işçilerinin grevi de tam bu soruyu önümüze koyuyor. Mesele yalnız ücret değil, robotlaşma, otomasyon, yapay zekâ ve iş güvencesi de işin içinde.


 İşçi de doğal olarak soruyor: “Tamam kardeşim, robotu getiriyorsun da bana ne olacak?”


Robotun işçiyle bir derdi yok aslında. Sabah kalkıp bugün şu adamı işsiz bırakayım demiyor. Kabahat makinede değil yani, biraz makinenin tapusunda. Robot kimin? Yapay zekâ kimin? Fabrika kimin?


Üç kişinin yaptığı işi bir makine yapıyorsa, insanın aklına ilk gelen üç kişinin daha az çalışması olur. Ama kapitalizm başka türlü hesap yapıyor. Patron bakıyor, “Güzel, iki kişinin parasından kurtuldum” diyor, kalan bir kişiye de biraz daha yükleniyor. Sonra buna teknolojik ilerleme diyoruz. İlerliyoruz da nereye doğru, orası biraz karışık.


Eskiden ustabaşı işçinin başında dikilirdi, şimdi algoritma dikiliyor. Üstelik bunun çay molası da yok. Kaç dakika çalıştın, kaç saniye durdun, ne kadar ürettin, hepsini sayıyor. 


Bir taraftan da makine sadece emeğin içine değil, kafamızın içine de giriyor. Ne okuyacağımızı, ne izleyeceğimizi, neye bakacağımızı önümüze koyuyor. Mırmırık’ın itirazı da burada anlamlı: “Makine düşünsün, ben uğraşmayayım” dediğin anda iş başka bir yere gidiyor.


Sonunda yine aynı yere geliyoruz:Bu teknoloji kimin elinde, kimin için çalışıyor?


Bize yıllardır işçi sınıfı bitti, ideolojiler bitti, tarih bitti dediler. Bir tek patron bitmedi. Kâr bitmedi, sömürü bitmedi, grev de bitmedi. Şimdi robotlar fabrikaya giriyor, işçiler yine greve çıkıyor. Demek ki sınıf da bitmemiş.


Marx’ın sakalı hâlâ ortalıkta dolaşıyor. Engels Manchester’dan çıkıp veri merkezlerine bakıyor. Lenin elektrik santralinden yapay zekâ sunucularına geçmiş. 


Ve soru hâlâ aynı: Üreten kim, sahip olan kim?Belki buna bir soru daha eklemek gerekiyor:Düşünen kim, kimin adına düşünüyor?


Teknoloji geleceğe koşuyor, kapitalizm bizi dönüp dolaşıp yine Marx’a gönderiyor.


Ne yapalım…


Bize sizi gerek sizi.

Marks, Engels, Lenin.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

**"Bilgi Çağında Cesaretin Çöküşü"**

**"Türkiye Solunun Bitmeyen 19 Mayıs Tartışması"**

**"Entelektüel Sefalet ve Nefretin Sınıfsal Dili"**