**'SEVR KORKUSUYLA KÜRT SORUNU ÇÖZÜLMEZ"**

 **'SEVR KORKUSUYLA KÜRT SORUNU ÇÖZÜLMEZ"**


TBMM’de bugün yapılan görüşmelerde İYİ Parti dışında Meclis’teki partilerin büyük bölümü “çerçeve yasa” olarak bilinen düzenlemeye destek vereceklerini açıkladı.


Ancak dikkat çekici olan şu dostlar. 


Bu yasaya “evet” diyecek olanların neredeyse hiçbiri, bunun Kürt sorununu çözecek kapsamlı bir demokratikleşme yasası olduğunu söylemiyor.


Çünkü AKP-MHP bloğuna güven yok.


İktidarın bu süreci gerçekten demokratikleşme amacıyla mı yürüttüğü, yoksa kendi siyasal ihtiyaçları için mi kullandığı konusunda ciddi kuşkular bulunuyor. 


Dolayısıyla bugün verilen “evet” açıklamalarını, AKP-MHP politikasına verilmiş bir güvenoyu olarak değerlendirmek mümkün değildir.


Bu sürecin en büyük siyasal sıkıntısını ise Yeni Parti yaşıyor.


Genel Başkan Özgür Özel, partisinin kurumsal olarak yasaya “evet” diyeceğini ancak milletvekillerinin oy konusunda serbest bırakılacağını açıkladı.


Bu tutum özellikle partinin ulusalcı tabanında ciddi tepki yarattı.


İtirazların temelinde şu iddia bulunuyor:Yeni Parti, emperyalizmin Türkiye’yi bölme projesine destek oluyor.


İşte tam burada durup düşünmek gerekiyor.AKP ve MHP samimi olmayabilir.Hatta süreci kendi iktidar hesapları için kullanıyor da olabilirler.


Ama ortada kırk yılı aşkın süredir devam eden bir Kürt sorunu varsa, “Ben bu sürecin içinde yokum” demek çözüm değildir.


Çünkü siyasette boşluk kalmaz.Siz masadan kalktığınızda bütün iradeyi Saray’a bırakmış olursunuz.


Yeni Parti’nin böyle bir süreci dışarıdan seyretmesi, “AKP’ye güvenmiyorum” diyerek kenara çekilmesi, muhalefet siyaseti açısından daha büyük bir yanlış olur bana göre. 


Çünkü mesele AKP’ve MHP' ye güvenip güvenmemek değildir.Mesele Kürt sorununun çözümünde sizin ne söylediğiniz, hangi demokratik talepleri savunduğunuz ve sürecin hangi yönde gelişmesi için mücadele ettiğinizdir.


Üstelik kırk yılı aşkın süren bir ulusal sorunun bir tarafında PKK’nın bulunduğu da siyasal bir gerçekliktir.


“PKK Kürtleri temsil etmiyor” diyerek bu gerçekliği ortadan kaldıramazsınız.


Elbette hiçbir örgüt bütün bir halkı temsil etmez, edemez. Ama siyaset temenniler üzerinden değil, var olan güç ilişkileri üzerinden yapılır.


Bugün Kürt siyasal hareketinin, Kürt toplumunun önemli bir bölümünde karşılığı vardır.Bunu beğenmeyebilirsiniz.Eleştirebilirsiniz.Ama yok sayamazsınız.


Yeni Parti’ye yönelik itirazların düşünsel zemini ise büyük ölçüde Zülal Kalkandelen’in Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan “Yetmez ama evet diyenler, seyirci kalanlar ve direnenler” başlıklı yazısında açık biçimde görülüyor.


Sevr, Kuvâ-yi Milliye, ülkenin bölünmesi,

emperyalizmin Kürtleri kullanması...


Peki Kürt sorunu bu kavramlarla çözülebilir mi?

Asıl tartışılması gereken budur.


KÜRTLER NEREDE?


Kalkandelen’in yazısı emperyalizm, NATO, ABD ve İsrail’in Ortadoğu politikaları konusunda önemli sorular soruyor. Erdoğan iktidarının süreci kendi siyasal geleceği için kullanma ihtimaline dikkat çekmesi de yabana atılmamalıdır elbette. 


Ama yazının temel problemi başka yerde. Kürt sorununu Marksist bir yerden değil, büyük ölçüde devletçi-ulusalcı, cumhuriyetçi bir yerden okuyor.


Çünkü yazıda sürekli PKK var, Öcalan var, Sevr var, Kuvâ-yi Milliye var; fakat Kürt halkı yok.


Oysa kırk yılı aşkın süren bir çatışmayı yalnızca “Türkiye Cumhuriyeti ile PKK arasındaki mücadele” olarak tarif edemezsiniz.


PKK’yı eleştirebilirsiniz.Stratejisini, siyasetini, sınıfsal karakterini, emperyalist güçlerle ilişkilerini tartışabilirsiniz.


Ama önce şu soruyu sormak gerekir:PKK hangi tarihsel ve toplumsal koşullar içerisinde ortaya çıktı?


Kürtlerin dili, kimliği, siyasal temsili, örgütlenme hakkı, kayyımlar, zorunlu göçler, köy boşaltmaları ve siyasal yasaklar yokmuş gibi davranarak Kürt sorununu açıklayamazsınız.


Kürt sorunu PKK’dan önce de vardı.PKK yarın ortadan kalksa da Kürtlerin demokratik ve ulusal hakları meselesi çözülmezse sorun devam eder.

Marksist analiz tam burada başlar.


SİLAH BIRAKAN NE YAPACAK?


Çerçeve yasaya yönelik en sert itirazlardan biri, silah bırakan PKK üyelerinin siyasal yaşama

katılabilmelerinin önünün açılmasıdır.


Peki silah bırakan insan siyaset de yapamayacaksa ne yapacak?


Bir yandan “silahı bırak”, öte yandan “siyasete de girme” demek, silahlı mücadeleden siyasal mücadeleye geçiş yolunu kapatmak değil midir? 


Silahların susmasını gerçekten istiyorsanız, silah bırakan insanların normal siyasal hayata dönmesini de savunmak zorundasınız.


Bu PKK’nın siyasetini benimsemek değildir.Tam tersine silahlı mücadelenin yerine siyasal

mücadeleyi koymaktır.


Marksistler siyasetten korkmaz.Fikirle fikir, programla program mücadele eder.


EMPERYALİZM DOĞRU SORU, YANLIŞ SONUÇ


ABD’nin, İsrail’in ve NATO’nun Ortadoğu üzerindeki politikaları elbette görmezden gelinemez.Kürt hareketlerinin emperyalist güçlerle ilişkileri de eleştirinin dışında tutulamaz.


Ama burada çok temel bir ayrım yapılmalıdır.Bir emperyalist güç bir ulusal hareketi kendi çıkarları için kullanmaya çalışıyor diye o halkın demokratik hakları ortadan kalkmaz.


ABD Kürtleri kullanmak istiyor diye Kürtlerin anadil talebi emperyalist olmaz.İsrail bölgedeki çelişkilerden yararlanıyor diye Kürtlerin siyasal eşitlik talebi gayrimeşru hale gelmez.


Marksist tutum iki şeyi aynı anda söyleyebilmelidir:

Kürt halkının eşitliğini ve demokratik haklarını savunuruz.


Ama bu mücadelenin ABD’nin, İsrail’in ya da NATO’nun bölgesel politikalarına bağlanmasına da karşı çıkarız. Bağımsız sınıf siyaseti budur.


SEVR BİR ANALİZ YÖNTEMİ DEĞİLDİR


Türkiye’de Kürt sorunu ne zaman tartışılsa aynı korkular ortaya çıkar:


“Sevr geliyor.”


“Türkiye bölünüyor.”


“Emperyalistler Kürtleri kullanıyor.”


Bu söylem Marksist siyasetin değil, devletçi ulusalcılığın tarihsel refleksidir.


Marksistler açısından devlet sınırları kutsal değildir.

Bizim ölçümüz devletin bekası değil, halkların eşitliği ve özgürlüğüdür.Bu nedenle “Kuvâ-yi Milliye ruhu” da bugünkü demokratik bir düzenlemenin ölçüsü olamaz.


Ölçü başka yerde aranmalıdır:Bu yasa özgürlük alanını genişletiyor mu?Kayyım rejimine son veriyor mu?Anadil hakkını güvence altına alıyor mu?

Örgütlenme ve ifade özgürlüğünü geliştiriyor mu?

Siyasal mahpuslar sorununu çözüyor mu?Kürt halkının demokratik haklarını tanıyor mu?


Asıl tartışma budur. Buradan tsrtışırsak bir sonuca varırız. 


BU YASA YETMEZ


Buradan çerçeve yasaya kayıtsız şartsız destek verilmesi gerektiği sonucu çıkarılmamalıdır.


Tam tersine Marksist eleştiri burada başlamalıdır.

Eğer yasa yalnızca silah bırakanların hukuki durumunu düzenliyor fakat Kürt sorununun ve ülkenin demokratik boyutlarına dokunmuyorsa, bu yasa yeterli değildir.


O zaman ortada Kürt sorununu çözen kapsamlı bir düzenleme değil, silahlı çatışmanın tasfiyesine yönelik sınırlı bir hukuki adım vardır.


AKP-MHP iktidarı bu süreci kendi iktidarını uzatmak, anayasa değişikliğine zemin hazırlamak ya da siyasal ömrünü uzatmak için kullanıyorsa buna da karşı çıkılır.


Ama buna karşı çıkmanın gerekçesi “Sevr” olamaz.


Bir sosyalistin itirazı başka yerden yükselir:Daha fazla demokrasi, daha fazla siyasal özgürlük, Kürt halkının eşitliği ve sürecin Saray’ın ihtiyaçlarına teslim edilmemesi.


Yeni Parti’nin yapması gereken de budur.Masadan kalkmak değil. Masada başka bir siyasal iradeyi temsil etmek.


Çünkü AKP’ye güvenmemek başka şeydir, Kürt sorununun çözümünü AKP’ye bırakmak başka.


Türkiye’de yıllardır iki seçenek dayatılıyor:Ya devletin yanında olacaksın.Ya PKK’nın yanında.


Hayır.


Üçüncü bir çizgi mümkündür.Silahların susması.

Kürt halkının eşitliği.Demokratik ve ulusal hakların güvence altına alınması.


Silah bırakanların siyasal yaşama katılması.

Kayyımların kaldırılması.Türk ve Kürt emekçilerinin ortak sınıf mücadelesi.


Ve bütün bunların emperyalist güçlerden bağımsız yürütülmesi.


Sorun “Yeni Parti neden evet diyor?” değildir.


Asıl soru şudur:Yeni Parti bu sürecin içinde hangi demokratik programla yer alacak?


Çünkü Kürt sorununa Sevr korkusuyla bakarsanız yalnızca devleti görürsünüz.Marksist gözle bakarsanız halkları, sınıfları ve eşitsizliği.


Aradaki fark budur:Biri devletin bekasını esas alır, diğeri halkların özgürlüğünü.


Bu yazıyı yazarken Silivri'den, Ekrem İmamoğlu'ndan  da Özgür Özel'e destek geldi. Hadi şimdi aylardır      " Cumhurbaşkanı İmamoğlu " sloganınızı da değiştirin. 


 Siyaset duygularla yapılmaz. Korkuyla, öfkeyle, tarihsel travmalarla hele hiç yapılmaz. Siyaset, var olan gerçekliği görmek ve o gerçekliği değiştirecek doğru müdahaleyi yapmaktır.


 Kırk yılı aşkın bir sorun karşısında “Ben bu masada yokum” demek ilkesel duruş değil, siyasal alanı başkasına terk etmektir.


AKP’ye güvenmeyebilirsiniz; ben de güvenmiyorum. MHP’nin niyetinden kuşku duyabilirsiniz; duymak için yeterince neden var. Ama Kürt sorunu AKP’nin, MHP’nin ya da Saray’ın icat ettiği bir sorun değildir.


 Onlar gider, bu sorun çözülmezse yerinde kalır.

Bu nedenle mesele, kiminle aynı oyu kullandığınız değil, hangi gerekçeyle, hangi programla ve hangi hedef için o masada bulunduğunuzdur.


Sevr korkusuyla, “ülke bölünüyor” refleksiyle, Öcalan öfkesiyle siyaset kurulamaz. Bunlar siyasal analiz değil, duygusal reaksiyonlardır.


Siyaset duygularla değil, somut durumun somut tahliliyle yapılır.


Ve bugün somut gerçek şudur:Kürt sorunu vardır. Çözülmek zorundadır. Demokratik çözümün dışında da kalıcı bir yol yoktur.


Varsa çözümü söyleyin.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

**"Bilgi Çağında Cesaretin Çöküşü"**

**"Türkiye Solunun Bitmeyen 19 Mayıs Tartışması"**

**"Entelektüel Sefalet ve Nefretin Sınıfsal Dili"**