**"SENECA’NIN İÇ KALESİ VE MARX’IN SOKAĞI"**
**"SENECA’NIN İÇ KALESİ VE MARX’IN SOKAĞI"**
"İnsan yalnızca kendisini kurtararak özgür olabilir mi?"
Bu akşam elimde Seneca’nın “Bilgenin Sarsılmazlığı Üzerine – İnziva Üzerine” adlı kitabı var. Son bir kaç gündür Seneca üzerine yazılmış makaleler okuyorum.
Bu yazılardan bir sohbette bahsederken bir kitap kurdu olan ve son zamanlarda bana değişik kitaplar okutan , hayatıma başka bir anlam katan arkadaşım bana bugün Seneca'nın şimdi okuduğum kitabını getirdi. Beni yine çok mutlu etti.
Kitabı okurken bazı cümlelerin altını çizdim,defterime küçük notlar düştüm, kimi yerde Seneca’ya hak verdim, kimi yerde durup itiraz ettim.
Bu yazı, biraz o çizdiğim satırlardan, biraz aldığım notlardan, biraz da kendi dünya görüşümün Seneca’yla giriştiği tartışmadan çıktı. Biraz da uzun oldu tabi. İki önemli felsefeciyi karşılaştırmsk kolay değil. Bu yüzden bu yazı için biraz anlayış istiyorum.
Sevgili dostlar, baştan söyleyeyim. Seneca’yı bir Marksist olarak okumak ilginç bir deneyim. Çünkü iki ayrı dünyanın insanı karşı karşıya geliyor. Bir tarafta insanın kendi ruhunda kurduğu özgürlük alanını savunan Stoacı Seneca, diğer tarafta insanın özgürlüğünü toplumsal koşullardan, üretim ilişkilerinden ve sınıf mücadelesinden ayrı düşünmeyen Marx.
Biri insana dönüp, “Kendine hâkim ol” diyor.Diğeri topluma bakıp, “Sana hâkim olan ilişkileri değiştir” diyor.Benim Seneca okumamın düğümü tam da burada başladı.
Seneca’nın "Bilgenin Sarsılmazlığı Üzerine"metninde karşılaştığımız temel düşünce oldukça güçlüdür. Gerçekten bilge olan insana hiç kimse zarar veremez.
Servetinizi alabilirler, makamınızı elinizden çekip çıkarabilirler, sizi aşağılayabilirler, sürgüne gönderebilirler hatta bedeniniz üzerinde güç kullanabilirler. Fakat erdeminizi, karakterinizi, kendi üzerinizdeki egemenliğinizi siz teslim etmedikçe alamazlar.
Seneca adeta insanın içine bir kale inşa ediyor.
Dışarıda imparatorlar, ordular, zenginlikler, felaketler, hakaretler dolaşıyor fakat kalenin son kapısında insanın kendisi duruyor.
Bu düşüncenin insanı ayağa kaldıran bir yanı var.
Bir kişinin sizi aşağılaması sizin gerçekten aşağı olduğunuz anlamına gelmez. Bir iktidarın sizi yenmesi haklı olduğu anlamına gelmez. Servetinizi kaybetmeniz değerinizi kaybettiğiniz anlamına gelmez.
Seneca burada insan onurunun fiyatını piyasadan çekip alıyor. Bunu küçümsemek mümkün değil.
Fakat tam bu noktada Marksist itirazımı defterime yazdığım notlardan biriyle ifade etmek isterim.
Peki insanın elinden yalnızca gururu değil, ekmeği alınıyorsa ne olacak? Sorun burada başlıyor.
Seneca, haksızlığı büyük ölçüde insanın iç dünyasındaki etkisi üzerinden değerlendiriyor. “Bana zarar veremezsin, çünkü benim asıl sahip olduğum şey erdemimdir” diyor. Güzel.
Ama dostlar, bir işçinin ücretinin ödenmemesi yalnızca işçinin ruhunda meydana gelen bir sorun değildir.Bir köylünün toprağının elinden alınması yalnızca onun olay karşısındaki tutumuyla açıklanamaz.Bir maden şirketinin bir köyün suyunu kirletmesi karşısında köylüye, “Asıl önemli olan iç huzurundur” diyemezsiniz.
Çünkü sömürü bir ruh hali değildir.Maddi bir ilişkidir.
Marx’ın Seneca’dan ayrıldığı yer tam burasıdır.
Seneca insanın haksızlık karşısında nasıl ayakta kalacağını öğretmeye çalışır.
Marx ise şu soruyu sorar. Bu haksızlığı kim üretiyor, hangi toplumsal ilişkiler yeniden üretiyor ve nasıl ortadan kaldıracağız?
Seneca’nın bilgesi kendisine yapılan haksızlığı küçümseyebilir.Marx’ın işçisi ise haksızlığı ortadan kaldırmak için örgütlenir.
Aradaki fark küçümsenecek bir fark değildir.Biri ahlaki dirençtir.Diğeri tarihsel mücadele.
Ancak burada Seneca’yı kolayca bir kenara atmak da doğru olmaz. Çünkü bir mücadele insanının da Seneca’dan öğreneceği şeyler vardır.
İktidarın sizi korkutmasına izin vermemek.Övgünün peşinden koşmamak. Hakareti hayatınızın merkezine yerleştirmemek. Makamı kişiliğiniz sanmamak. Kaybettiğinizde kendinizi de kaybetmemek.
Bunların hepsi yalnızca Stoacıların değil, devrimcilerin de ihtiyaç duyduğu ahlaki sağlamlığın parçalarıdır.
Tarih, küçük bir makam uğruna büyük fikirlerinden vazgeçen insanlarla doludur.Bir koltuk kaybolduğunda dünyası yıkılan siyasetçiler gördük.
Alkış kesildiğinde fikrini değiştiren aydınlar gördük.
Bir televizyon ekranı uğruna dün söylediklerinin tam tersini söyleyen gazeteciler gördük.
Seneca böyle insanlara iki bin yıl öteden oldukça ağır bir soru soruyor. Gerçekten sana ait olan neydi?
Koltuğun mu?Şöhretin mi?Seni alkışlayan kalabalık mı?Yoksa bütün bunlar çekildiğinde geriye kalan insan mı?
Bu soru bugün de can yakıcıdır.
Kitabın ikinci bölümü olan “İnziva Üzerine” ise beni başka bir tartışmaya götürdü.Seneca, insanın zaman zaman kalabalıktan çekilmesini savunuyor. Çünkü kalabalığın arzuları insanın kendi düşüncesini örtebilir.
Övgü, ün, makam, dedikodu, yarış. İnsan giderek kendi hayatını değil başkalarının kendisi hakkında düşündüğü hayatı yaşamaya başlayabilir.
Bu nedenle inziva, Seneca için yalnızlık değildir.
Bir muhasebedir.
İnsan kalabalıktan biraz uzaklaşır ve kendisine sorar:Ben ne yapıyorum? Ne için yaşıyorum?Hangi arzular gerçekten benim?
Burada Seneca’nın önemli bir düşüncesiyle karşılaşıyoruz.İnsan kamusal hayattan çekilse bile insanlığa yararlı olabilir. Okuyabilir, düşünebilir, yazabilir, öğretebilir.
Bir insan meydanda olmayabilir ama düşüncesi meydanlardan daha uzun yaşayabilir.
Bu fikir özellikle bir yazar için yabana atılacak bir düşünce değildir.
Fakat burada da Marksist bir soru kendisini dayatıyor. İnziva nerede düşünsel üretim olmaktan çıkar, toplumsal sorumluluktan kaçışa dönüşür?
Çünkü tarih yalnızca düşünenlerin değil, müdahale edenlerin de tarihidir.
Kapitalizm karşısında insanın yalnızca kendi iç huzurunu düzenlemesi yetmez.Fabrikanın kapısında işçi çıkarılıyorsa, toprağa maden ruhsatı verilmişse, yoksulluk büyüyorsa, savaş insanların hayatını parçalayıp geçiyorsa yalnızca içimize dönerek dünyayı değiştiremeyiz.
Marx’ın Feuerbach üzerine söylediği o büyük fikir burada yeniden karşımıza çıkar. Dünyayı yalnızca yorumlamak yetmez, mesele onu değiştirmektir.
Seneca’nın inzivasıyla Marx’ın pratiği arasındaki gerilim budur.
Ama ben ikisini bütünüyle birbirinin düşmanı olarak görmüyorum.Belki de mesele şöyle kurulabilir.
Seneca insana mücadele ederken dağılmamayı öğretebilir. Marx ise ne uğruna mücadele edeceğimizi.
Seneca’nın “iç kale”si insanı ayakta tutabilir.
Fakat o kaleden hiçbir zaman dışarı çıkmıyorsanız, kale sonunda hapishaneye dönüşür.
İnsan kendi ruhunu kurtarmış olabilir ama dışarıda dünya aynı dünyadır.İşte benim Seneca okumasından çıkardığım temel sonuç burada yatıyor.
Stoacılığın en güçlü yanı, insanın dış koşullar tarafından tamamen teslim alınamayacağını söylemesidir.En büyük zayıflığı ise dış koşulların neden öyle olduğunu yeterince sorgulamamasıdır.
Marksizm tam bu noktadan başlar.Yoksulluk karşısında “sabırlı ol” demez, yoksulluğu üreten sistemi sorgular.
Sömürü karşısında “ruhunu koru” demekle yetinmez sömürüyü ortadan kaldıracak kolektif gücü arar.
İnsanın özgürlüğünü yalnızca kendi zihninin sınırlarında değil, toplumun maddi örgütlenmesinde arar.
Yine de Seneca’nın kitabını kapatırken ona bütünüyle karşı çıkamadığımı itiraf etmeliyim.
Çünkü mücadele eden insanın da sağlam bir iç dünyaya ihtiyacı vardır.
Korkuyla yönetilen insan özgürlük mücadelesi veremez.Övgüye bağımlı insan doğru bildiğini söyleyemez.Makamına bağımlı insan makamını kaybetme pahasına hakikati savunamaz.
Bu yüzden belki de Seneca’dan alınması gereken şey teslimiyet değil, sarsılmazlıktır.Ama sarsılmazlığı dünyadan çekilmek için değil, dünyaya daha güçlü müdahale etmek için kullanmak gerekir.
Benim kitabın kenarına düşeceğim son not şudur sevgili okurlar: Seneca bize, “Dünya seni yenmesin” diyor.Marx ise bununla yetinmeyip ekliyor: “Dünyayı değiştirebileceğini de unutma.”
İnsan yalnızca içindeki zincirleri kırarak özgürleşemez.Ama içindeki zincirleri kıramayan insan da dışarıdakileri kolay kolay kıramaz.
Belki Seneca ile Marx’ın iki bin yıl arayla birbirlerine söyleyebilecekleri tek ortak cümle budur.
Ne dersiniz?
Yorumlar
Yorum Gönder