**"ÖNCE GÖRÜNMEZ KIL, SONRA TÜKET."**

 **"ÖNCE GÖRÜNMEZ KIL, SONRA TÜKET."**


Sosyal medyada karşıma çıkan bir videoda Carol J. Adams’ın Etin Cinsel Politikası adlı kitabını gördüm. İsmi ilginç geldi. İnternette kitabın konusuna baktım. 


Sonra kitapla ilgili yazılmış makaleleri araştırdım. Sabah erken kalktığım için birkaçına takılıp kaldım. Okudukça da mesele ilgimi çekti.


Adams’ın en önemli kavramlarından biri “kayıp gönderge.” Bir hayvan sofraya geldiğinde artık hayvan değildir, et, kıyma, biftek, pirzola olur. Canlı olan ortadan kaybolur, geriye tüketilecek ürün kalır.


Adams buradan kadın bedenine geçiyor. Özellikle reklamlarda kadın bazen bir insan olarak değil, bedeninin parçalarıyla gösteriliyor. Yüzü, düşüncesi, yaşamı, kişiliği kayboluyor, geriye bacak, göğüs, dudak ya da cinselleştirilmiş bir beden kalıyor.


Yani kadın görüntüde var ama insan olarak kadın görünmüyor.


Burada kadınla hayvanı aynılaştırmak gibi bir şeyden söz etmiyorum. Zaten Adams’ın asıl derdi de bu değil. Sorduğu soru daha başka: Bir canlıyı ya da insanı nesneye dönüştürürken ne yapıyoruz?


Önce özne olduğunu unutuyoruz. Sonra bedenine indiriyoruz. Ardından parçalıyoruz ve kullanılabilir hale getiriyoruz.Beni düşündüren taraflardan biri de dil oldu.


Kadınlar için kullanılan “et”, “mal”, “parça” gibi sözler neden bu kadar kolay kurulabiliyor? Hayvan bedenini anlatırken kullandığımız “but”, “göğüs”, “bacak” gibi ifadelerin kadın bedeninin

cinselleştirilmesinde de karşımıza çıkması yalnızca tesadüf mü?


Adams’a göre değil. Dil, neyi nasıl göreceğimizi de belirliyor.


Kitabın başka bir tartışması da et ile erkeklik arasındaki ilişki.“Erkek adam et yer.” “Et güç verir.”

“Erkek güçlü olmalıdır.”


Bunlar sadece beslenmeyle ilgili sözler mi, yoksa erkeklik üzerine kurulmuş bir kültürün parçaları mı?


Aynı kültür bize başka şeyler de söylüyor:“Erkek ağlamaz.” “Erkek korkmaz.” “Erkek savaşır.” Demek ki erkeklik de kendiliğinden oluşmuyor, öğreniliyor, öğretiliyor ve sürekli kanıtlanması isteniyor.


Adams’ın dişi hayvanların süt, yumurta ve üreme kapasitesi üzerinden değerlendirilmesine yaptığı vurgu da ilginç. İnek kaç litre süt veriyor, tavuk kaç yumurta yapıyor, damızlık kaç yavru doğuruyor?


Bir canlıyı yalnızca ne ürettiği üzerinden değerlendirmeye başladığımızda, onun kendisini ne kadar görüyoruz?


Elbette bütün bu benzerliklerin sınırı var. Kadınların tarihsel ezilmesiyle hayvanların sömürülmesi aynı şey değil. 


Bir köylünün birkaç hayvanla kurduğu yaşam ilişkisiyle endüstriyel hayvancılık da aynı değil. Bu yüzden Adams’ın söylediklerini birebir eşitlikler olarak değil, düşünmeye zorlayan sorular olarak okumak bana daha doğru geliyor.


Sanırım kitabın anlattığı,makalelerde beni yakaladığı yer de burası oldu. Sofradaki ete bakıp: Burada görünmeyen ne var?


Bir reklama bakıp:Burada neden insan değil de beden görüyorum?


Gündelik dilimize bakıp:Kimi özne, kimi nesne yapıyoruz? diye sormak.


Sabah birkaç makaleye göz atayım diye başladım. Sonunda dönüp aynı soruya geldim: Bir bedeni kullanılabilir bir nesneye dönüştürebilmek için önce onun hangi yanlarını görünmez hale getiriyoruz?


Şimdilik bu sorunun üzerinde düşünüyorum. Belki bir sonraki yazıda meseleyi Marx’la ilişkilendirmeye, “kayıp gönderge” ile meta, emek ve görünmezleşen üretim ilişkileri arasında bir bağ kurmaya çalışırım. Tabii becerebilirsem. Bazen bir kitap insana cevaptan çok soru bırakıyor; galiba bu da onlardan biri.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

**"Bilgi Çağında Cesaretin Çöküşü"**

**"Türkiye Solunun Bitmeyen 19 Mayıs Tartışması"**

**"Entelektüel Sefalet ve Nefretin Sınıfsal Dili"**