**"30 AĞUSTOS’A SINIFTAN BAKMAK"**
**"30 AĞUSTOS’A SINIFTAN BAKMAK"**
Bugün 30 Ağustos. Büyük Taarruz’un zaferle sonuçlanmasının 104. yıl dönümü. Cumhuriyetin kuruluşuna giden yolun önemli duraklarından biri. Son yirmi yıldır bu tür günlerin önemi giderek azaltılmaya çalışılsa da 30 Ağustos hâlâ tarihimizde önemli bir yerde duruyor.
Ben şöyle bir soruyla başlayayım. 30 Ağustos 1922 büyük bir zafer midir?
Şimdi bazıları, “Hayda, memleket karşı devrim sürecinden geçiyor, bunun tartışılacak zamanı mı?” diyebilir. Hatta bu sorunun sorulmasını bile gereksiz bulabilir. Ama bence tam da bugün sormak gerekiyor.
Evet, 30 Ağustos büyük bir zafer midir? Şimdi buna cevabı yazının içinde verelim. Anadolu’nun işgaline karşı verilen savaşın en önemli dönüm noktalarından biridir. Büyük Taarruz 26 Ağustos’ta başladı, 30 Ağustos’ta kesin zafer kazanıldı.
Ama ben 30 Ağustos’a bakınca sadece komutanları, orduları görmüyorum. O savaşın yükünü kimlerin taşıdığına bakıyorum.
Elbette komutanlar önemlidir. Savaşı yönetmek, sevk ve idare etmek zekâ ister. Bunu yok saymanın da bir anlamı yok.
Ama o savaşta kimler vardı? Biraz bunu düşünelim. Tarih kitaplarında yazılan birkaç ismin ötesine bakalım.Anadolu’nun dört bir yanından gelmiş köylüler vardı. Yoksullar vardı. Emekçiler vardı. Doğru dürüst ayakkabısı, yiyeceği olmayan insanlar vardı.
Cephede ölenlerin büyük çoğunluğu fabrikatör değildi, büyük toprak sahibi değildi, zengin değildi.
Halktı.
Bugünkü savaşlara baktığımızda da değişen pek bir şey yok zaten. Kararı başkaları verir, bedeli çoğunlukla yoksullar öder.
Benim için 30 Ağustos’un önemli taraflarından biri de budur. Emperyalist işgale ve onun içerideki işbirlikçilerine karşı halkın verdiği bir mücadeledir.
Bunu küçümsemeyi sosyalistlikle pek bağdaştıramıyorum. Halkın verdiği anti emperyalist mücadeleyi küçümseyemeyiz sanırım.
Emperyalizme karşı verilen bağımsızlık mücadelesinin sonu illa sosyalizme çıkacak diye bir şey yok. Ama bu, o mücadeleyi değersiz yapmaz. Marksizm açısından da böyle bakmak gerektiğini düşünüyorum.
Ama mesele burada bitiyor mu? Bitmiyor.
Bir ülkenin bağımsız olması başka şey, o ülkede yaşayan işçinin, köylünün, emekçinin gerçekten özgür olması başka şey.
İşgal ordusunu ülkeden kovabilirsiniz. Peki sermayenin egemenliği sürüyorsa ne olacak?
Fabrikanın sahibi sermayedardı, cumhuriyetle değişen olmadı.
İşçi açısından ne değişti? Patronun adı değişti.
İşçi yine işçi. Yoksul yine yoksul. Emeğini satmadan yaşayamaz durumda.
Bugün 30 Ağustos’u kutlarken biraz da buraya bakmak durumdayız. Milyonlarca insan asgari ücretle yaşamaya çalışıyor. Emekliler geçinemiyor. Gençler gelecekten umutsuz. İşsizlik var, yoksulluk var. İnsanlar ayın sonunu nasıl getireceğini düşünüyor.
Peki bütün bu zenginliği kim üretiyor? Emekçiler.
Kim karar veriyor nasıl paylaşılacağına?Emekçiler değil.
O zaman insan ister istemez soruyor:Bu ülke kimin?
Sadece sınırların bağımsız olması yetiyor mu?
Fabrikaya bakmak lazım. Madene bakmak lazım. Tarlaya, suya, enerjiye bakmak lazım. Yaylaya, ormana bakmak lazım.
Bunlar kimin elinde? Kim için çalışıyor?
30 Ağustos bize emperyalizme boyun eğmenin kader olmadığını gösterdi.Ekim Devrimi de başka bir şeyi gösterdi: Sermayeye boyun eğmek de kader değil.
O zaman bugünün önünde başka bir görev duruyor.
Bir anlamda işçilerin, yoksulların 30 Ağustos’unu yapmak gerekiyor.
Yabancı egemenliğine karşı çıkacağız, tamam. Ama kendi sermayedarımız bizi sömürünce mesele bitmiş olmuyor.Bu ülkenin işçisinin, köylüsünün, emeklisinin, gencinin de bu ülkenin gerçek sahibi olması gerekiyor.
Yaylamızı, suyumuzu, ormanımızı, fabrikamızı, madenimizi, emeğimizi birlikte savunabilirsek asıl zafer biraz da orada başlayacak.
Evet, 104 yıl önce bu halk emperyalist işgale karşı büyük bir zafer kazandı.Bu asla küçümseyemez.
Tam tersine çok da önemsiyorum.
Ama şimdi o bağımsızlığı tamamlamak gerekiyor.
Toprağına, suyuna, fabrikasına, emeğine halkın sahip olduğu bir ülke.
Benim anladığım gerçek bağımsızlık biraz da budur.
Şimdi bunu başarma zamanı.Belki bir başka 30 Ağustos’ta, başka bir zaferi de hep birlikte kutlarız.
Yorumlar
Yorum Gönder