**"Hastalık: İnsanın Kendi İçinde Tuttuğu Yas"**
**"Hastalık: İnsanın Kendi İçinde Tuttuğu Yas"**
Uzun zamandır migren ağrılarıyla mücadele eden, çok sevdiğim benim için özel birinin sesiyle başladım o sabaha.
Telefonun diğer ucunda yorgun, bezgin ama hâlâ direnen bir ses vardı.
"Yine baş ağrısıyla uyandım," dedi. "İyice bıktım. Ağrısız bir hayat nasıl bir şeydi, neredeyse unuttum."
Cümle bitti ama bende uzun süre yankılanmaya devam etti.
Her zamanki mekânım olan sanayi çay ocağına gitmiştim. Çayın buharı yükseliyor, ustalar, çıraklar, dostlar gündelik hayatın telaşı içinde sohbet ediyordu.
Ben ise o kalabalığın içinde başka bir düşünceye dalmıştım. Çünkü onu aylardır bir doktora gitmesi için ikna edemiyordum. Baş ağrısını erteliyor, "Geçer." diyordu. Oysa ben her geçen gün yaşam kalitesinin biraz daha elinden kayıp gittiğini görüyordum.
Tam "Ne yapabilirim?" diye düşünürken doktor olan kuzenim çay ocağından içeri girdi.Ona durumu anlattım. Söze "Bir arkadaşım var..." diye başladım.
Beni dikkatle dinledi. Hiç vakit kaybetmeden nörolog bir meslektaşını aradı ve aynı gün için randevu aldı.
Arkadaşımı aradım. "Gidiyoruz." dedim. Bu kez hiç itiraz etmedi. Belli ki acı, direncini çoktan aşmıştı.
Muayene bitti. Doktor dikkatle dinledi, gerekli değerlendirmeleri yaptı, ilaçlarını yazdı ve migren tedavisinde kullanılan bir iğne uyguladı.
"İlaçlarını düzenli kullanırsan," dedi, "migreni büyük ölçüde kontrol altına alabiliriz. Kaliteli bir yaşam mümkün."
Hastaneden çıktığımızda ikimizin de yüzünde aynı ifade vardı. Rahatlamıştık.Çünkü korktuğumuz şey, düşündüğümüz kadar karanlık değildi.
Bir süre sonra kuzenim aradı. "Bir şey soracağım," dedi. "Bu hasta yoksa sen miydin?"dedi."Hayır."
dedim.
Gülümsedi."Biliyor musun," dedi, "insanlar kendi hastalıklarını anlatırken çoğu zaman 'Bir arkadaşım var...' diye söze başlarlar. Çünkü korkarlar. Gerçekle aralarına küçük bir mesafe koyarlar. O mesafe sayesinde korkularıyla daha kolay yüzleşebilirler." Sen bunu yazarsın, yaz bunu dedi.
Telefon kapandı. Ben uzun süre bu cümlenin üzerinde düşündüm.Gerçekten de insan neden kendi acısını başkasının hikâyesine saklama ihtiyacı duyar? Neden en çok kendimizle ilgili gerçekleri dolaylı cümlelerin arkasına gizleriz?
Bu sorunun peşine düşünce fark ettim ki mesele yalnızca hastalık değildi. Mesele, insanın korkuyla kurduğu kadim ilişkiydi.
Hastalık, insanın kapısını çalan en sessiz misafirdir. Gürültü yapmaz. Önce küçük bir ağrıya, geçmeyen bir yorgunluğa, anlam verilemeyen bir belirtiye dönüşür. Sonra zihnin en karanlık odasına usulca yerleşirmiş. O odanın adı korkudur.
İnsan, kendisi hakkında en ağır gerçeği çoğu zaman doğrudan soramaz. Bu yüzden doktora giderken kelimelerini değiştirir. Nette bu konu ile ilgili bilgilere, felsefi ve psikolojik yazılara baktım.
Gördüm ki ; "Bir arkadaşım var..." diye başlayan cümle gerçekten bir korkunun yavaş yavaş kabullenişiymiş.
O arkadaş çoğu zaman kendisidir insanın.
Çünkü insan, kötü ihtimali önce başkasının üzerinde sınamak ister. Gerçekle arasına ince bir perde çeker. Eğer doktor ağır bir olasılıktan söz ederse, önce o hayali arkadaş etkilenir; insan ise o cümlenin ağırlığını yavaş yavaş kendi üzerine alır.
Psikolojinin "savunma mekanizmaları" dediği şey, belki de ruhun bir anda parçalanmamak için geliştirdiği doğal bir korunma biçimidir. İnsan gerçeği inkâr etmez; yalnızca onu taşıyabileceği bir hızda kabullenmeye çalışır.
Ama ya sonuç beklenildiği gibi olmazsa? İşte o zaman yalnızca bir hastalığın adı söylenmez. İnsan aynı anda geleceğini de duyar. Gitmeyi düşündüğü yolları, okuyacağı kitapları, kurduğu hayalleri, sevdiği insanlarla yaşayacağını sandığı yarınları yeniden hesaplamaya başlar. Çünkü ağır hastalık önce bedene değil, zamana dokunur.
İnsan işte o anda, kimse fark etmeden, kendi yasını tutmaya başlar.Bu, henüz gerçekleşmemiş bir kaybın yasını yaşamaktır. Psikolojide buna "beklenen yas" deniyor. İnsan daha kaybetmeden kaybın acısını hissetmeye başlar.
Yine de çoğu insan bunu kimseye söylemez.
Annesine söylemez.Çocuğuna söylemez.
Sevdiğine söylemez.
Çünkü en çok kendi ölümünden değil, onların gözlerinde göreceği çaresizlikten korkar. Böylece iki yük taşır. Hastalığın yükünü ve güçlü görünmenin yükünü.
Ne tuhaftır ki en ağır acılar çoğu zaman sessizlik içinde yaşanır.
Belki de bu yüzden Heidegger, insanın ancak kendi ölümlülüğüyle yüzleştiğinde gerçek varlığına yaklaştığını söyler. Hastalık, bütün unvanları, bütün hesapları, bütün günlük telaşları bir kenara iter. Geriye yalnızca insan kalır; kendine, zamana ve ölüme bakan çıplak insan.
Camus ise yaşamın bütün belirsizliğine rağmen yaşamayı seçmenin başlı başına bir başkaldırı olduğunu söyler. Hastane koridorlarında bekleyen insanların yüzlerinde gördüğümüz şey belki de budur. Umut bazen büyük bir zafer değildir; ertesi sabaha uyanabilme ihtimaline tutunmaktır.
Viktor Frankl ise acının tamamen yok edilemediği yerde, ona yüklenen anlamın insanı ayakta tuttuğunu anlatır. Çünkü insan yalnızca nefes alarak yaşamaz; beklediği bir ses, tutacağı bir el, sarılacağı bir insan olduğu sürece yaşamaya devam eder.
İşte bu bilgileri, bu felsefi ve psikolojik yaklaşımları buldum. Ve bu yazıya taşıdım. O sorunun veya öyle söze başlamsnın ne olduğunu hep birlikte sorgulamak için .
O an anladım ki hastalık yalnızca tıbbi bir mesele değildir. O, insanın kendisiyle yaptığı en uzun konuşmadır.
O konuşmada korku vardır.Sessizlik vardır.
Kabulleniş vardır.Ve garip bir biçimde sevgi de vardır. Çünkü insan bazen en büyük acısını bile sevdiklerini korumak için içine gömer.
Belki de sevginin en görünmez hâli budur.
Kendi içinde sessizce yas tutmak… Ve yine de sevdiğin insanların yüzüne gülümseyebilmektir.
Aynı korkuyu sevdiklerin için de yaşıyorsun. Belki daha fazla. Çünkü ben bugün bunu yaşadım. Kendin hasta iken yakınlarının nasıl üzüleceğini düşünürken sevdiklerinin hasta olması da seni, bir o kadar üzüyor.
Yorumlar
Yorum Gönder