**"Dünün Gözyaşları, Bugünün Kırbacı"** -Irmak Öğretmen ve Kaybedilen Demokrasi Sınavı-
**"Dünün Gözyaşları, Bugünün Kırbacı"**
-Irmak Öğretmen ve Kaybedilen Demokrasi Sınavı-
90'lı yıllarda başörtülü kızların gözlerinde yaşlar vardı. “İnancımızı yaşayamıyoruz” diyorlardı. Üniversite kapılarında, meydanlarda, ekranlarda demokrasi ve özgürlük talep ediyorlardı.
Biz devrimciler ise o gün de aynı şeyi söylüyorduk:
Kimse inancından dolayı baskı göremez. Kimse düşüncesi, kimliği ya da yaşam tarzı nedeniyle eğitim hakkından, çalışma hakkından mahrum bırakılamaz.
Çünkü mesele başörtüsü değildi. Mesele özgürlüktü.
Aradan yıllar geçti. Bugün o günlerin mağdurları iktidarda. Ama ne yazık ki demokrasi ve özgürlük talep edenlerin önemli bir bölümü, ellerine devletin bütün imkânları geçtiğinde demokrasi sınavını kaybetti.
İki gündür bir kadın öğretmenin bir başka kadın öğretmen / idareci tarafından şiddete uğraması ile ilgili haberler var gazetelerde ve sosyal medyada.
Sıkıntılarından ve ekonomik dırumundan şikayet eden bir genç kadın öğretmen okulun müdiresi tarafından şiddete maruz kalıyor. Müdüre kılık kıyafeti ve davranışlarından, hatta sadece görevden alınmasından belli ki belli bir gücün sayesinde o makama gelmiş. Ve hak etmediği ortada.
Sadece o mu? Her okulda neredeyse böyle makamını hak etmeyen, idareciliği bilmeyen, idare etmeyi siyasi abilerine şirin görünmek olan o kadar çok okul müdürü var ki. Tek görevleri kendileri gibi öğretmen olan arkadaşlarına baskı, mobing uygulamak. Böyle yapınca koltuklarını sağlama aldıklarını düşünüyorlar.
Bugün her yerde olduğu gibi okullarımızda da karşımızda duran tablo şudur:Sen benim gibi düşünmek zorundasın.Sen benim gibi yaşamak zorundasın.
Ben okulda, işyerinde, kamuda istediğim gibi davranırım; sen ses çıkaramazsın.Benim ibadetime saygı göstereceksin ama senin yaşam tarzına saygı duymak zorunda değilim.
Benim inancım kamusal alana taşar, senin özgürlüğün evinin duvarlarında kalır. Ve bütün bunlar olurken adına hâlâ “özgürlük” denir.
Bugün eğitim emekçileri bu düzenin en ağır yükünü taşıyor.
Ağrı'nın Hamur ilçesinde görev yapan 24 yaşındaki öğretmen Irmak Koparan evinde ölü bulundu. Yakın çevresinin anlattığına göre yaşadığı maddi zorluklardan, yüksek ulaşım giderlerinden ve maruz kaldığı baskılardan söz ediyordu.
Tanıklar, okul müdürü tarafından şiddete uğradığını iddia ettikleri halde gerekli korumanın sağlanmadığını söylüyor.
Kamuoyuna yansıyan iddialar ve paylaşımlar ise başka bir tartışmayı gündeme getiriyor. Şiddet ve baskı iddialarının merkezindeki okul müdürü hakkında yalnızca görevden alma işlemi uygulanması eleştiriliyor. İnsanlar şu soruyu soruyor:"Eğer roller ters olsaydı süreç aynı mı işlerdi?"
Bu soru yalnızca bir adli sürecin değil, ülkede giderek yerleşen çifte standart algısının da sorusudur. Ama burada daha büyük bir mesele var.
Sorun yalnızca bir müdür değildir. Sorun yalnızca bir okul değildir. Sorun yalnızca bir kent değildir.
Sorun, eğitim sisteminin bir emekçi için giderek yaşanamaz hale gelmesidir. Bugün genç öğretmenler yüzlerce kilometre yol gidiyor.
Yoksulluk sınırının altında yaşamaya çalışıyor.
Barınma sorunu yaşıyor.
Borç içinde yaşıyor.
Mobbinge uğruyor.
Yalnız bırakılıyor.
Sonra da bu düzen onların tükenmişliğini kişisel bir mesele gibi göstermeye çalışıyor.
Oysa mesele sınıfsaldır. Çünkü sermayeye milyarlar aktaranlar öğretmenin servis ücretini dert etmiyor.
Müteahhide kaynak bulanlar köy okulundaki öğretmenin yaşam koşullarını umursamıyor.
Şatafatlı binalar yapanlar, o binaların içinde çalışan insanların ruhsal ve fiziksel sağlığını görmezden geliyor.
Bugün yaşadığımız şey yalnızca siyasal İslamcı bir tahakküm değil; aynı zamanda emekçiyi değersizleştiren sınıfsal bir düzendir.
Ve en acı tarafı şu: Bu düzen yalnızca iktidarın gücüyle ayakta durmuyor. Muhalefetsizliğin, sessizliğin, kabullenişin üzerine kuruluyor.
İnsanlar her gün biraz daha özgürlük kaybediyor ama ses çıkarmıyor. Her gün biraz daha yoksullaşıyor ama ses çıkarmıyor.Her gün biraz daha yalnızlaşıyor ama ses çıkarmıyor.
Bugün mesele bir öğretmenin ölümü değildir sadece. Bugün mesele, korkunun toplumun üzerine ağır bir sis gibi çökmesidir.
Muhalefetteki en büyük partiyi bile tasfiye etmeye yönelik hamlelerin konuşulduğu bir ülkede hâlâ "bana dokunmayan yılan bin yaşasın" rahatlığıyla yaşayan milyonlar var.
Oysa tarih bize şunu öğretti: Özgürlük kaybedilirken evinde sessiz oturanlar, baskı kapılarına geldiğinde artık konuşacak alan bulamazlar.
Mağaralarınızdan çıkın artık. Tam da istediklerini yapıyorsunuz. Sokağa çıkmayın diye yıllardır fısıldıyorlar.
Çıkmayın.
Sorgulamayın.
İtiraz etmeyin.
Yan yana gelmeyin.
Çünkü biliyorlar: Bir gün öğretmenin, işçinin, emeklinin, öğrencinin, kadının ve gencin sesi birleşirse; bütün o korku duvarları bir anda yıkılabilir.
Irmak Koparan'ın ardından söylenecek en anlamlı söz belki de budur: Bir öğretmenin yaşamını değersizleştiren, baskıyı normalleştiren, emekçiyi yalnızlaştıran bu düzen değişmedikçe; kaybettiğimiz her insanın sorumluluğu biraz da sessiz kalanların omuzlarında olacaktır.
Bu sorumluluk aynı zamanda önce sessiz kalan meslektaşında ve sessiz kalan yığınlardadır.
Susmaya, gizlenmeye devam mı edeceksiniz?
Yorumlar
Yorum Gönder