Besmele Çekerek Haram Lokma Yemek
**"Besmele Çekerek Haram Lokma Yemek"**
Okuyorum , izliyorum, düşünüyorum ve yazarak anlamaya çalışıyorum. Ama bir türlü çözemiyorum, toplum nasıl bu kadar teslim oluyor egemenlere, kapitalizme, kendi hayatını kuşatan düzene?
Tam da böyle bir anda bir yoldaşın telefonla sorduğu soru düşüyor aklıma:
"Gramsci dijital çağı nasıl bu kadar önceden gördü?"
Sonra yeniden düşünmeye başlıyorum.
Ben Gramsci'yi ilk olarak Metin Çulhaoğlu'nun yazılarındaki göndermelerden öğrendim. Bir dönem sosyalist hareket içinde adı bugünkü kadar sık anılmazdı. Oysa Çulhaoğlu, ideolojiyi, kültürel alanı ve rıza üretimini tartışırken sık sık Gramsci'ye uğrardı.
Bugün sosyal medyada Ali Şeriati'ye ait bazı paylaşımlar gördüm. Birden Gramsci geldi aklıma. Çünkü Şeriati, birbirinden bağımsız biçimde, Gramsci'nin hegemonya kavramıyla işaret ettiği gerçeği anlatıyordu aslında.
Ali Şeriati'nin "Haram lokma yerken besmele çekenlerden tiksindim" sözü yalnızca bir ahlak çağrısı değildir. Aynı zamanda iktidarın nasıl kurulduğunu, nasıl meşrulaştırıldığını ve insanların nasıl yönetildiğini anlatan derin bir toplumsal eleştiridir.
Gramsci de tam bunu anlatıyordu.Çünkü ona göre egemenlik yalnızca polisle, mahkemeyle, orduyla kurulmaz. Asıl kalıcı iktidar insanların zihinlerinde kurulan iktidardır. İnsanlar kendi rızalarıyla yönetilmeyi kabul ettiklerinde hegemonya oluşur.
Bir başka deyişle, insanlar zincirlerini zincir olarak görmez hale geldiğinde...
Bugün Türkiye'de yirmi yılı aşkın süredir yaşanan biraz da budur. Yoksulluk vardır ama kader denir.
İşsizlik vardır ama sabır tavsiye edilir.Adaletsizlik vardır ama şükür öğretilir.Sömürü vardır ama tevekkül anlatılır.Böylece ekonomik ve siyasal bir düzen, dini ve kültürel bir meşruiyet zırhıyla korunur.
Şeriati'nin kavgası dinle değildi. Dinin iktidarın hizmetine sokulmasıylaydı. Tarih boyunca zalimlerin yalnızca zor kullanmadığını, bazen kutsal kavramları da egemenlik aracı haline getirdiğini anlatıyordu.
Aslında Şeriati ile Gramsci'nin yolları burada kesişir.
Biri İran'dan, diğeri İtalya'dan konuşur ama ikisi de aynı gerçeğe işaret eder:Hiçbir iktidar yalnızca zorla ayakta kalamaz.İnsanların vicdanını, zihnini ve hayal gücünü de yönetmek zorundadır.
Bugün siyasal İslamın en büyük başarısı camiler yapmak ya da dini söylemi yaygınlaştırmak değildir. Asıl başarısı, emekçilerin yaşadığı sorunların kaynağını görünmez hale getirmesidir.
Bir işçinin düşük ücret almasının nedeni patronun kar hırsı değilmiş gibi. Bir emeklinin açlık sınırında yaşamasının nedeni ekonomik tercihlerin sonucu değilmiş gibi.Bir gencin geleceksizliğinin nedeni sermaye düzeni değilmiş gibi. Sorunlar gökyüzüne havale edilirken çözümler de sabra bırakılır.
İşte hegemonya tam burada başlar.İnsanlar kendilerini yoksullaştıran düzene karşı değil, kendi kaderlerine karşı mücadele ettiklerini sanmaya başladığında.
Belki de Şeriati'nin öfkesi tam da bu yüzdendi.Tek hurmayla yaşayan peygamberi anlatıp kendilerine saraylar kuranlara.Yamalı cübbeli Ömer'i anlatıp gösterişli iktidar yapıları inşa edenlere.Kul hakkından söz edip milyonların emeğini sermayeye aktaranlara.Ve bütün bunları yaparken besmele çekerek konuşanlara.
Çünkü mesele yalnızca haram lokma değildir.
Mesele, o lokmanın helal olduğuna milyonları inandırabilmektir.
Tam burada yeniden Metin Çulhaoğlu'nu hatırlıyorum.Çünkü Çulhaoğlu burada durmazdı. Hegemonya kavramını yalnızca toplumu anlamak için değil, onu değiştirmek için kullanırdı. Hegemonyanın karşısına mutlaka örgütlü siyasal mücadeleyi ve sınıf siyasetini koyardı.
Ona göre kültürel mücadele tek başına yeterli değildi. Siyasal iktidar hedefi taşımayan bir karşı hegemonya eksik kalmaya mahkumdu.Belki de bugün yeniden dönüp düşünmemiz gereken tam olarak budur.Çünkü sorun yalnızca insanların neden teslim olduğu değildir.
Sorun, bu teslimiyetin nasıl üretildiği ve daha önemlisi nasıl aşılacağıdır. Ve belki de gerçek özgürlük mücadelesi, zincirleri kırmaktan önce, o zincirlerin görünmez olduğuna dair yanılsamayı kırmakla başlar.
Bu yanılsamayı nasıl kıracağımızı uzun uzun düşünmeli, tartışmalıyız. Çünkü bunu bir türlü beceremedik. Suçun hepsi bizde mi? Elbette değil.
Hırsızın hiç mi suçu yok değil mi?
Yorumlar
Yorum Gönder