**"Dağ Yolları Kapalı Anne"**

 **"Dağ Yolları Kapalı Anne"**


Dağların  üstüne akşam erken iner bizim oralarda. Özellikle sonbaharda. Sis, vadilerin içinden ağır ağır yükselir; sanki yeryüzü yorulmuş da omuzlarına eski bir yorgan çekmiş gibi. O saatlerde insanın içini açıklayamadığı bir hüzün kaplar.


 Belki Karadeniz’in kaderidir bu, her şey biraz yarım, biraz eksik, biraz bekleyiş halinde kalır.


Annem artık çoğu şeyi unutuyor, karıştırıyor. Zaman onun için tamamen yok olmuş. Bugünü yaşarken geçmişide bugüne taşıyarak yaşıyor. Hayatında sevdiklerinden ölen kimse yok şu an. Annesi, babası, kayınpederi olan amcası, teyze dediği yengesi ( kayınvalidesi) hala hayatta ve geçmişteki sevgiyle yaşıyor onları. 


Bazen sabah uyanınca hangi yılda olduğumuzu bilmiyor. Bazen  ölen kız kardeşinin  adıyla sesleniyor kızına,karıştırıyor. Bazen çocukluğunun köyünden anlatırken bir anda kendi annesini mutfaktan seslenecek sanıyor. Ama bir kişiyi hiç unutmuyor:


Babamı . 


Otuz beş yıl önce öldü babam. Toprağa verildiğinde annem daha kırkına yeni yaklaşmıştı. Şimdi yetmiş üç yaşında. Ama zihninin bir yerinde zaman kırılmış gibi. Babam hala yaşıyor onun için.


Hem de uzak bir dağ köyünde çalışıyor.


Biz öğrettik bunu ona. Mecbur kaldık.


Çünkü her sabah aynı soruyla uyanıyorduk:  “Babanız niye gelmiyor?”


Beni görünce ilk sorduğu soru : Babandan haber var mı ? Başına bir iş gelecek oralarda. 


Ben ilgilenmeyince de " sen nasıl evlatsın, insan hiç merak etmez mi babasını " sitemi. 


İlk zamanlar gerçeği anlatmaya çalıştık. Her seferinde yeniden öldü babam. Her seferinde annemin yüzünde aynı yıkım oluştu. Sanki mezarın toprağı yeniden kürek kürek üzerine atılıyordu. İnsan bir acıyı bir kere kaldırabiliyor meğer. İkincisi zulüm oluyor. Ve asla anlattığımıza inanmıyordu. 


Sonra bir gün kız kardeşlerimden biri “Baba yüksek bir dağ köyünde çalışıyor anne,” dedi. “Yollar kapalı. Gelemiyor.”


Annem uzun uzun sustu. Ve buna inandı.


Şimdi hayatımızın ortasında tuhaf bir oyun sürüyor. Her ay bir kız kardeşim gelip anneme bakıyor. Ev nöbetleşe bir bekleme yerine dönüştü. Çayın altı sürekli yanıyor. Ocağın üstünde hep bir yemek var. Çünkü annem her an babam kapıyı çalacakmış gibi yaşıyor.


Üşüyordur şimdi,” diyor bazen. “O dağlarda kar erken yağar.”


Bazen bana dönüp: “Telefon yok mu oralarda?” diye soruyor.


“Bir sesini duysam yeter.” Ne diyeceğimi bilemiyorum bazen ve telefon operatörlerininden şikayetçi oluyorum. 


Çünkü bazı yalanlar vardır; insanı korumak için söylenir ama söyleyenin içine bıçak gibi oturur.


Geçen akşam kızlar yürüyüşe çıktı beni yanına nöbetçi bıraktılar. Yağmur camlara ince ince vuruyordu.  Sadece bir sessizlik vardı odada. Annem uyandı bir ara.


“Kapıya bak,” dedi fısıltıyla. “Biri geldi.”


Kalktım. Kimse yoktu.


Ama o anda tuhaf bir şey oldu. Kapının altından içeriye soğuk bir rüzgar sızdı. Ve bir an, çok kısa bir an.  Annemin sesini duydum.


Annem doğrulmaya çalıştı. Bana seslend. Gözleri gülerek. 


“Sonunda geldi ?” dedi


O an hiçbir şey diyemedim.


Çünkü bazı geceler, insanın  aklıyla kalbi arasındaki sınır kayboluyor. Hele bizim buralarda … Hele yaşlılık çökmüş evlerde… Hele özlem kırk yıl boyunca aynı sandalyede oturmuşsa…


Annem kapıya uzun süre baktı. Sonra usulca: “Yine gitti,” dedi.


“Bu adam kendini hep işe vuruyor.” Sabaha kadar uyumadı.


Dışarıda sis dağın sırtlarına çökmüştü. şehir tamamen sessizdi. Sanki dünya küçülmüş, sadece bu ev kalmıştı geriye. Balkonda masanın başında otururken düşündüm:


Belki de insan bazı ölüleri gerçekten gömemez.


Bazıları mezarda değil, evin içinde yaşamaya devam eder. Bir ceketin omzunda…  Bir boş sandalyede… Ya da Alzheimer olmuş yaşlı bir kadının, otuz beş yıldır dinmeyen bekleyişinde…


Ve belki aşk dediğimiz şey bazen budur. Bir insanın ölümünü bile kabul edememek.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

**"Hırsız Kim? Kod 46 ve Sınıf Kavgasının Gerçek Faili"**

**"Bilgi Çağında Cesaretin Çöküşü"**

**"Türkiye Solunun Bitmeyen 19 Mayıs Tartışması"**