**"6 Mayıs: Bir İdamdan Fazlası"**
**"6 Mayıs: Bir İdamdan Fazlası"**
Bugün 6 Mayıs’ı yine Deniz, Yusuf, Hüseyin ve onlarca idam edilen yoldaşımız düştü aklımıza. Bu topraklara fidan olan Denizleri hep darağacının altından anlattılar bize o günleri yaşayanlar ve yazanlar.
Son sözlerden, sloganlardan, mahkeme salonlarından…
Oysa belki de Denizleri anlamanın başka bir yolu daha vardı. Onları öldürenlerin neden hâlâ korktuğunu anlatmak. Denizler ip boyunlarında iken bile korkmadı ama onların boğazına ipi geçirenler hâlâ korku ile yaşıyor.
Bazı insanlar ölür ve biter. Bazıları ise öldürüldüğü gün başlar yaşamaya.Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın idamı yalnızca üç devrimcinin ölümü değildi dostlar, yoldaşlar. Devlet, aslında bir ihtimali astı o sabaha karşı, “Bu ülkenin yoksul çocukları , işçi sınıfı başını kaldırırsa ne olur?” sorusunu boğmaya çalıştı.Asılan bu ihtimaldi.
Ama tarihin ironisi şudur: Bazı idamlar bedeni ortadan kaldırır, fikri büyütür, onu ortadan kaldıramaz.
Düşünsenize...
Aradan yarım asır geçti.Onları asan generallerin, kararı veren siyasilerin çoğunun adı unutuldu.
Kararı veren mahkemelerin yüzü silindi.
Ama üç gencin fotoğrafı hâlâ duvarlarda, pankartlarda, öğrencilerin odalarında, işçilerin yürüyüşlerinde yaşıyor.
Çünkü mesele ölüm değildi. Mesele, gençliğin ilk kez bu kadar yüksek sesle “Bu düzen neden böyle?” diye sormasıydı.
Belki de Denizlerin en büyük “suçu” buydu.
Yoksulluğu kader gibi kabul etmemek. Amerikan askerlerini görünce susmamak. Köylünün, işçinin, öğrencinin aynı hikayenin içinde ezildiğini görmek.
Ve belki en önemlisi, kendi hayatlarını, kendilerinden büyük bir fikrin içine koyabilmek.
Bugün dönüp baktığımızda şunu da görmek gerekiyor. Denizler yalnızca romantik bir gençlik hikayesi değildir. Asla bu romantizm ile hatırlanmamalılar. Bugün sosyal medya paylaşımları ile adları silikleştirilmemeli. Bugün onların yaptığını yapma zamanı, mücadeleyi yükseltmek ve ortaklaştırmak. Onlar bir dönemin vicdanıdır. 1968’in dünyayı titreten dalgasının Anadolu’daki yankısıdır.
Paris’te barikat kuran gençlerle, Vietnam’da direnen köylülerle, Latin Amerika’da gerilla olan çocuklarla aynı çağın çocuklarıydılar.
Ama Türkiye’de hikaye biraz daha sertti.
Bu topraklarda devlet, itirazı hep “tehlike” olarak gördü. Ve darağacı, yalnızca ceza değil; topluma verilmiş bir gözdağıydı.
“Bakın,” deniliyordu, “Hayal kurmanın bedeli budur.”
Fakat bazen tarih ters çalışır. Korkutmak için kurulan darağaçları, hafızaya dönüşür.
Bugün Denizleri yalnızca sloganlarla değil, eksikleriyle, hatalarıyla, cesaretleriyle birlikte konuşmak gerekiyor.
Çünkü onları gerçek yapan şey kusursuz olmaları değildi. Yirmili yaşlarında olmalarına rağmen, çoğu insanın bir ömür boyunca cesaret edemeyeceği soruları sormalarıydı.
Belki de bu yüzden hâlâ yaşıyorlar.Çünkü bazı insanlar mezara gömülür, bazıları ise memleketin vicdanına.
Sosyal medyanın rahat düzlemine değil memleketin vicdanı olmak için mücadelenin ateşine yürümek zamanı.
Çünkü mücadele edenler kazanıyor, korkanlar kaybediyor. Denizler darağacında da korkmadı.
Deniz olunmalı ama sözde değil pratikte.
Yorumlar
Yorum Gönder