**"Bir Bisikletin Taşıdığı Dünya"**

 Bisiklet Hırsızları, bir eşyanın kaybını değil, emeğin ve onurun nasıl sistematik biçimde nasıl aşındırıldığını anlatır. Roma sokaklarında çalınan bir bisiklet gibi görünüyordu belki ama çalınan, milyonların hayatıydı. Film 2.paylaşım savaşının hemen sonrasını anlatıyor ama o savaş biteli 81 yıl olmuş emek için değişen hiç bir şey olmamış. 


**"Bir Bisikletin Taşıdığı Dünya"**


Bazı filmler vardır, hikaye anlatmaz, yaşamın hakikatini açığa çıkarır. İşte "Bisiklet Hırsızları" da tam da böyle bir yerde duran bir film. Son günlerdeki sinema merakım ve toplumsal gerçekçi filmler beni izlemeye hem de yazmaya devam ettirecek sanırım. 


Vittorio De Sica, kamerayı öyle parlatmıyor, dramatize etmiyor, süslemiyor. Tam tersine, hayatın tam hizasına indiriyor. İzlerken bütün çıplaklığı ile hayatın kendisini görüyorsun . 

 Bu film, yukarıdan bakılacak bir hikaye değil; içine düşülecek bir gerçekliktir. Ve öyle yapmış, gerçekliğin içine düşmüş. 


İşsizliğin en yoğun yaşandığı savaş sonrası dönemde bir afiş işi bulan Antonio Ricci'nin bu iş için bir bisiklete ihtiyacı vardır. Filmin en çarpıcı anlarından biri, bu bisikleti alabilmek için çarşafların rehin verildiği sahnedir.


Bir evin en mahrem eşyaları, bir iş uğruna elden çıkarılır. Kamera yükseldiğinde onlarca çarşaf görünür.


Bu görüntü tek bir aileyi değil, bir sınıfı anlatır.

Yoksulluk burada bireysel bir talihsizlik değil, insanın yıllardır birikmiş bir kaderi gibi durur.


Antonio Ricci için iş, yalnızca geçim kaynağı değil, bir varoluştur. O işe başlamak, yeniden “birisi”, bir kimlik olabilmektir onun için. Yanında oğlu Bruno Ricci vardır.


Oğul burada sadece bir çocuk değil, bir tanıktır.

Babanın kurduğu dünya, bir oğlun gözünde anlam kazanır. Ama bu dünya o kadar zayıftır ki, ilk sarsıntıda çatlamaya başlamıştır. Çünkü işinin devam etmesi için ihtiyacı olan bisiklet çalınmıştır. 


Bisiklet çalındığında, film klasik bir suç hikayesine dönmez. Ortada bir hırsız vardır ama bu hırsız belirgin değildir. Çünkü toplumda açlığın oluşturduğu ahlak hırsızlığı kalabalık içinde eritir. 


Burada önemli olan “kim” değil, “neden”dir.

Film, suçu bireyin iradesinden alıp koşulların içine yerleştirir.İnsanlar, çoğu zaman seçim yapmaz; sürüklenir. Onları koşullar sürükler, başka seçenekleri yoktur çünkü. Bunu gösterir. 


Antonio’nun bisikleti aradığı pazar sahneleri, filmin en güçlü metaforlarından biridir. Bisiklet artık bir bütün değildir. Parça parça dağılmıştır.


Bu, yalnızca bir nesnenin değil, bir hayatın parçalanmasıdır. İnsan da bu düzen içinde aynı şekilde dağılır, biraz umut, biraz çaresizlik, biraz direnç… bunu anlatır sanırım. En azından ben öyle anladım. 


Kilise vardır. Fakirliğin olduğu her yerde kutsal mekanlar olduğu gibi yönetmen bu ayrıntıyı da kaçırmamış. Kilise sahnesinde fakirlere yemek dağıtılır. Fakirlerin karınları isyanı önlemek adına kilise tarafından doyurulur, düzen böyle işliyor çünkü. 


Ama bu sahne bir kurtuluş sunmaz.Yalnızca kısa bir nefeslenmedir. Film burada merhametin sınırını gösterir. İnsanı doyurmak mümkündür,

ama onu özgür kılmak bambaşka bir meseledir.


Antonio sonunda hırsızı bulur. İşte o sahnede mahalleyi devreye sokar. Mahallede hırsız korunur.

Bu, bir suçun meşrulaştırılması değil, bir durumun ifadesidir.


Yoksulluk, ahlaki sınırları keskinleştirmez; aksine bulanıklaştırır.Çünkü herkes aynı uçurumun kenarındadır. Fırsatını bulduğunda açlığın ve çaresizliğin verdiği koşullar yüzünden çalabilme potansiyeline sahiptirler. 


Filmin en sert anı, tam da yukarda bahsettiğimiz çaresizliğin sonucunda Antonio’nun da çalmaya kalktığı andır.


Bu bir “ahlaki düşüş” değildir yalnızca. Bu, bir insanın kendi sınırlarının dışına itilmesidir.

Yakalanır. Oğlu görür. Ve o anda bir baba, sadece yakalanmaz, oğlunun gözünde çözülür gider. 


Film, bir zaferle bitmez. Bir çözümle de değil.

Baba ve oğul, kalabalığın içinde yürür. Kaybolurlar.

Ama bu kayboluş, yok oluş değildir.Bu, sürmek zorunda olan bir hayatın devamıdır.


Bisiklet Hırsızları, bize büyük cümleler kurmaz.

Ama büyük bir gerçeği sessizce bırakır önümüze. 

Yoksulluk, insanı yalnızca mahrum bırakmaz.

Onu değiştirir. Onu zorlar.Ve bazen onu kendisine yabancılaştırır.


Bu yüzden bu film bir kayıp hikayesi değildir.

Bu, bir insanın ayakta kalma mücadelesinin,

onurla ihtiyaç arasındaki o ince çizgide yürüyüşünün hikayesidir.Ve o çizgi, sanıldığından çok daha kırılgandır.


Aslında hepimiz onurla ihtiyaç arasındaki o ince çizgi üzerinde yürümüyor muyuz?

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

**"Hırsız Kim? Kod 46 ve Sınıf Kavgasının Gerçek Faili"**

**“Sol Yumruk, Sağ Elin Şiddetini Temize Çekemez!”**

**"Dua Karnını Doyuruyor mu, Katmer?"**