**"Teknoloji ve Sermaye Çağında Savaşın Sınıfsal Gerçeği"**

 **"Teknoloji ve Sermaye Çağında Savaşın Sınıfsal Gerçeği"**


İsrail, ABD - İran savaşı bize savaşın bir başka yüzünü gösterdi. İsrail daha önce yaptığı nokta operasyonlar ile Hamas, Hizbullah ve bazı İranlı liderleri ve siyasetçileri kendi bulundukları evlerinde veya kaldıkları karargahlarında öldürmüştü. Bunun için hep içerden istihbarat ve işbirlikçi hainler bulduğu konusu konuşulmuştu. 


Bugün savaş başladığı günden beri gördüğümüz şey aslında içerden çok da işbirlikçiye ihtiyacı olmadığı yönünde. Sahip olduğu teknoloji sayesinde İsrail çok kirli bir savaş yöntemi ile savaşıyor. Savaşın bir hukuku vardı artık böyle bir hukuk da yok artık. İnternet ağları ve teknoloji elinde olan güç savaşın cephelerini de değiştiriyor. 


İşte son zamanlarda tartıştığımız konu : teknoloji ve yapay zeka insanlık için ne getirecek. Hangi sınıfın elinde olması insanlığa fayda sağlar. Sermayenin elinde bir teknoloji ve yapay zeka insanlık için değerli mıdır? Bunun cevabını aslında bu savaşta biraz olsun görmüş olduk. 


Şimdi bugün savaşın ve teknolojinin birlikte ne anlama geldiğine bakalım . Savaş artık yalnızca cephede değil; veri merkezlerinde, algoritmalarda ve sermayenin dolaşım hızında kazanılıyor. 


Hamaset, yerini gözetim teknolojilerine, yapay zeka destekli hedef tespitine ve finansal kuşatmaya bırakmış durumda. Bugünün egemen güçleri, yalnızca ordularıyla değil; bilgiye erişim, veri kontrolü ve ekonomik yaptırımlar üzerinden toplumları teslim alıyor.


Artık bir ülkeyi işgal etmek için tankların sınırı geçmesine gerek yok. Elektrik şebekesini çökertmek, iletişim altyapısını felç etmek, para birimini değersizleştirmek… Bunlar modern savaşın en etkili silahları. 


Böyle bir yıkımın ardından “fetih” dediğin şey, aslında çoktan tamamlanmış oluyor. Geriye yalnızca enkazın üzerinde kurulan yeni bağımlılık ilişkileri kalıyor.


Burada belirleyici olan şey nettir: teknoloji ve ekonomi, sınıfsal bir güç olarak kimin elinde? Yüksek teknolojiye ve küresel sermaye akışına hükmeden sınıflar, yalnızca ülkeleri değil, o ülkelerin emekçi halklarını da denetim altına alıyor.


 Bu yüzden mesele sadece devletler arası bir güç mücadelesi değil; doğrudan doğruya sınıflar arası bir tahakküm ilişkisidir.


Bir ülkenin altyapısını çökertip halkını yoksulluğa mahkum ettiğinde, eğer o ülkenin emekçi sınıfları iktidarı ele geçirecek örgütlülüğe ve bilince sahip değilse, ortaya çıkan boşluğu yine sermaye doldurur. Bu da “zafer” diye sunulan her sonucun, aslında başka bir bağımlılık biçimine evrilmesi demektir.


Dolayısıyla gerçek kurtuluş, ne askeri hamasette ne de geçici jeopolitik kazanımlardadır. Gerçek mesele, üretim araçları üzerindeki denetimin kimde olduğu ve emekçi sınıfların bu denetimi ele alıp alamadığıdır. 


Bu gerçekleşmediği sürece, kazanılan her savaş aslında kaybedilmiş bir geleceğin ertelenmesinden başka bir şey değildir.


Teknoloji kimin elindeyse güç ondadır. Ekonomi kimin kontrolündeyse gelecek ondadır. Ama dünya değişmediği sürece, bu güç hep aynı sınıfın elinde kalır ve o zaman hiçbir zafer, gerçekten zafer olmaz.


Bu yüzden bugün İran halkı emperyalist işgalcileri ülkesine sokmayabilir belki ama yıkılan ekonomisi ile eğer İran'lı emekçiler yönetimi alamaz, kendi sınıfsal düzenlerini kuramazlarsa başka bir emperyalist gücün veya savaştıklatı güçlerin ekonomik hegomonyası altına girerler. İşte bu bir zafer değildir. 


Bugün İsrail'li bir güvenlik uzmanının dediği gibi bütün dünyanın sokaklarını mobeselerinden takip edebilecek teknolojiye sahibiz. İstersek Putin'i bile öldürebiliriz sözü abartılı gelebilir ama unutmayın bunu İran'da İran'a, Lübnan'da Hizbullah'a yaptılar. 


Artık savaşlar ve zaferler farklı tarif ediliyor. Tek kurtuluş yolu var işçi sınıfının, emekçilerin enternasyonalist örgütlülüğünü becerebilmek.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

**"Hırsız Kim? Kod 46 ve Sınıf Kavgasının Gerçek Faili"**

**“Sol Yumruk, Sağ Elin Şiddetini Temize Çekemez!”**

**"Dua Karnını Doyuruyor mu, Katmer?"**