**"Katili Kahraman Yapmak"**

 Bir katilden kahraman yaratmak… sadece bir film değil, sınıfsal bir ideolojik operasyondur.


              **"Katili Kahraman Yapmak"**


Baştan söyleyeyim yazı biraz uzun oldu. Sebebine gelince önce benim meramımı anlatmakta ki yeteneksizliğim sonra ise özellikle son 15 yıldır ülkemizde yoğun bir şekilde , topluma dayatılmak istenen yeni düzenin ideolojik saldırısının artık eli kanlı isimleri de propaganda amaçlı kullanmaya geçişi. Çok kısa anlatılabilecek gibi değil artık. 


Son bir kaç gündür İnternette bir fragman dolaşıma sokuldu. 20 Mart’ta vizyona gireceği açıklanan, Abdullah Çatlı’yı konu alan bir film.


Elbette böyle bir film yapılabilir. Tarihin karanlık dönemleri, bu ülkede insanların neler yaşadığı, bir dönemin hikayesi kişiler üzerinden anlatılabilir.


 Mesele film yapmak değil; mesele, nasıl anlattığınızdır. Anlatının tarihsel gerçekliğe ne kadar sadık olduğu, olaylara ne kadar sınıfsal bir bakışla yaklaştığı ve o kişiyi olduğu gibi, tüm yönleriyle ortaya koyup koymadığıdır.


Ama eğer bu anlatı, gerçeği açığa çıkarmak yerine onu yeniden kurgulamak için kullanılıyorsa, işte o zaman sinema bir propaganda aracına dönüşür. Ve propaganda, en karanlık figürlerden bile “kahraman” yaratma kapasitesine sahiptir.


Yakın tarihe bakalım. Susurluk Kazası’ndan geriye doğru ilerlediğimizde, Ankara Bahçelievler’de 7 TİP’li öğrencinin katledilmesine uzanan bir hat görürüz. 


Bu hattın içinde yalnızca bireysel suçlar değil, devletin gayri resmi faaliyetleri, uluslararası operasyonlar ve kirli ilişkiler ağı vardır.


Tam da bu noktada mesele berraklaşır.Eğer bu karanlık geçmiş, “milli dava”, “vatan mücadelesi” gibi kavramlarla cilalanırsa, suç aklanır, fail dönüştürülür ve tarih ters yüz edilir.


 Böylece yalnızca geçmiş yeniden yazılmaz;

bugünün Türkiye’sinde ihtiyaç duyulan milliyetçi doz da topluma enjekte edilir.


O zaman ortaya çıkan şey bir film değil, bir anlatı operasyonudur.


Abdullah Çatlı’yı konu alan filmin fragmanı kamuoyunda büyük tepki çekti. Gazeteciler, hukukçular ve insan hakları savunucuları, filmin ırkçı şiddeti meşrulaştırdığına dikkat çekerken, Bahçelievler katliamı, uyuşturucu kaçakçılığı ve Susurluk bağlantılarının filmde yer alıp almadığını sorguladı; yapımın ideolojik propaganda niteliği taşıdığı vurgulandı.


Açık konuşalım. Bu ülkede artık sadece tarih çarpıtılmıyor; tarih doğrudan yeniden yazılıyor. Ve bu yeniden yazımın en kirli sayfalarından biri bugün sinema perdesine taşınıyor.


 Abdullah Çatlı’yı anlatan değil, aklayan bir filmle karşı karşıyayız. Bu bir sanat üretimi değildir. Bu, egemenlerin kendi suç ortaklarını temize çekme girişimidir.


Abdullah Çatlı herhangi bir figür değildir. O, Türkiye’de kirli savaşın, kontrgerilla faaliyetlerinin ve paramiliter şiddetin somutlaşmış halidir. 


7 TİP’li öğrencinin katledilmesiyle anılan bir isimdir. Uluslararası düzeyde aranan bir suçludur. Ve en önemlisi, Susurluk Kazası ile açığa çıkan devlet–mafya–siyaset ilişkilerinin tam merkezinde yer alır. 


Susurluk bize şunu gösterdi: Devlet, yalnızca yasalarla değil, aynı zamanda karanlık ilişkiler ağıyla da yönetiliyordu. Bugün bu gerçeği unutturmak isteyenler, aynı figürü bir “kahraman” olarak yeniden paketliyor.


Bu filmle birlikte sahneye çıkanlar da tesadüf değildir. Kendilerine sanatçı diyen ama iktidarın ideolojik sınırları içinde üretim yapan, televizyon ve sinema sektöründe palazlanan bir ara sınıf bu sürecin aktif taşıyıcısıdır. 


Tarihi, egemenlerin istediği gibi yeniden kurgulayan dizilerde oynayanlar, devlet destekli projelerle büyüyenler, her dönemin iktidarına göre konumlananlar… bugün bir katilin tanıtımında yan yana diziliyor. 


Çünkü onların yaptığı sanat değil; meşruiyet üretimidir. Egemen ideolojiyi estetikle parlatan bir vitrin işçiliğidir.


Bu film tam da bu yüzden tehlikelidir. Politik cinayetleri sıradanlaştırır, şiddeti “dava” kisvesiyle meşrulaştırır, katilleri rol modele dönüştürür. Mafya dizileri sayesinde çocuk katiller yaratarak hapishaneleri ve sokakları eli silahlı çocuklarla doldurduk. Bir çocuk bunları izleyerek öğretmenini, arkadaşını öldürebiliyor artık. 


 Bu bir tesadüf değil, sistemli bir üretimdir. Yeni kuşaklara yeni “kahramanlar” sunulmaktadır. Verilen mesaj açıktır: Devlet adına öldüren meşrudur.


 Böylece geçmişin suçları yalnızca aklanmaz, geleceğin şiddetine de zemin hazırlanır.

Unutmayalım: Öldürülenler işçi çocuklarıydı, öğrencilerdi, devrimcilerdi. Yani bu ülkenin yoksul halkının evlatlarıydı.


 Ama kahramanlaştırılanlar hep devletin karanlık koridorlarında dolaşanlar oldu. Bu yüzden mesele birey meselesi değildir. Bu, sınıfsal bir anlatı savaşıdır. Egemenler kendi suçlarını aklamak için sanatın dilini kullanır. Çünkü silahla bastıramadıklarını hikayeyle unutturabileceklerini bilirler.


Bugün Abdullah Çatlı’yı aklayan bir film yapılabiliyorsa, bu sadece sinemanın değil, ülkenin politik yöneliminin göstergesidir. Ve burada tarafsızlık diye bir şey yoktur. 


Ya bu karanlığı teşhir edersin ya da o karanlığın bir parçası olursun. Çünkü bazı hikayeler anlatılmaz; aklanır.


Ya bu hikayenin ve buna benzer hikayelerin aklanmasına sesimizi çıkarmayacağız ya da teslim olmayacağız. Bana ne dedikçe, geri durdukça geldiğimiz nokta ortada. 


Korku, insanı güvende tutmaz; sadece yerinde tutar. Yerinde kalan yarın yerini de kaybeder. 


Kuyu derindir diye kalmak kader değildir. Asıl cesaret, karanlığı tanıyıp yine de yukarı tırmanmaktır. 


Yerinizde kalmayı tercih ediyorsanız düne bakın neredeydiniz. Ve düşünün, hareket edin artık.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

**"Hırsız Kim? Kod 46 ve Sınıf Kavgasının Gerçek Faili"**

**“Sol Yumruk, Sağ Elin Şiddetini Temize Çekemez!”**

**"Dua Karnını Doyuruyor mu, Katmer?"**