**“Suskunluğun İçinde Açan Nar Çiçeği”**

 **“Suskunluğun İçinde Açan Nar Çiçeği”**

Sanatçı bir kadını sevmek, bir insanı değil, bir iklimi sevmektir. Nereden mi biliyorum? Çünkü ben tam 68 gündür bir sanatçı kadını seviyorum. 


O,tarihin bütün yükünü taşıyan taş bir köprünün üzerinde durur; ardında kıştan yeni çıkmış çıplak ağaçlar, dallarında sararmış kozalaklar gibi suskun hatıralar taşır. 


Elinde geçmiş zamanları taşır belki ama bakışı başka bir zamana ayarlıdır ,bunu asla bilemezsin. Sanki bulunduğu yerle değil, dünyanın görünmeyen katmanlarıyla konuşur.


 Sanatçı bir kadını sevmek, tam da o görünmeyen katmanlara razı olmaktır.


Onu sevmek, yüzüne değil, yüzünün ardındaki düşünceye talip olmaktır. Çünkü o, sadece görünen değildir. Bir cümleyi kurarken bile içinde yüzyılların tortusu vardır. Bir ağaca baktığında yalnız ağacı görmez; kökünü, toprağın altındaki karanlık sabrı, rüzgarın dallarla yaptığı gizli anlaşmayı da hisseder. Çünkü o tarihin kadim zamanlarının tanrıçalarını taşır ruhunda. 


Sen onun yanındayken, sıradan bir patikada zamana yürür gibi varoluşun uzun yürüyüşüne dönüşür düşüncelerin. 


Sanatçı bir kadını sevmek biraz yoksullaşmaktır. Arınmaktır. Çünkü kolay mutluluklara razı olamazsın artık. Onun bakışı, seni kendi iç mahkemene çıkarır.


 Dostoyevski’nin kahramanları gibi kendi geçmiş suçlarınla yüzleşirsin. Kıskançlıkların, korkuların, küçük hesapların tek tek önüne serilir. Ve korkarsın artık. 


O, sana bağırmaz; sadece susar. Ve o suskunluk, en ağır hüküm gibidir.


 Çünkü sanatçı kadın, sözcüklerden çok suskunlukla konuşur. O suskunluk en büyük isyandır aslında hayata. 


Ama aynı zamanda zenginleşmektir onu sevmek. Çünkü o, hayatı sıradan bir takvim yaprağı gibi yaşamaz. Her günü, küçük bir roman gibi kurar.


 Bir çayın buharında, bir kahvenin deminde çocukluğunu bulur, taş bir duvarın gölgesinde kaybettiği düşlerini hatırlar.


 Sen onunla yürürken sadece yürümezsin; geçmişin ve geleceğin arasından geçersin. O, zamanı düz bir çizgi gibi değil, iç içe geçmiş halkalar gibi yaşar.


Sanatçı bir kadını sevmek cesaret ister. Çünkü o, teslim olmaz. Sevgiyi bir sığınak değil, bir direniş gibi görür. 


Aşkı, insanın kendini aşma ihtimali olarak yaşar. Ona “benimsin” diyemezsin; o bir mülk değildir. O, rüzgarın yön değiştirmesi gibi özgürdür. Sevdiği adamın etrafında eser durur. 


Onu sevmek, sahip olmak değil, eşlik etmeyi öğrenmektir.


Ve belki de en zoru şudur: Sanatçı bir kadın, seni olduğun gibi değil, olabileceğin gibi sever. Çünkü o her eserinde fırçası ile yeni bir hayat çizer. 


İçindeki yarım kalmış ihtimali görür. Sana bakarken yalnız bugünü değil, yarının tohumunu da görür.


 Bu yüzden yanında tembellik edemezsin. Ruhun da çalışmak zorundadır. Onu her gün daha fazla üreterek sevmek zorundasın. 


O kadını sevmek, sarp bir dağ köyünün kışına razı olmak gibidir; soğuk, sert ama tertemiz. Orada yalan barınmaz. Orada insan, kendine çıplak kalır.


 Ve eğer onda kalmaya cesaret edersen, bir gün anlarsın ki onu sevmek aslında kendini insan kılma çabasıdır.


Çünkü sanatçı bir kadın, sevildiğinde değil; anlaşıldığında çiçek açar, nar çiçeği olur. 


Ve onu gerçekten sevebilen adam, artık eski adam değildir. Olması mümkün değildir.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

**"Hırsız Kim? Kod 46 ve Sınıf Kavgasının Gerçek Faili"**

**“Sol Yumruk, Sağ Elin Şiddetini Temize Çekemez!”**

**"Dua Karnını Doyuruyor mu, Katmer?"**