Küllerinden Doğan Orman”** 2
Kaldığımız yerden devam edelim...
Bugün ilk bölüm için yorumları okurken Trabzon'umuzun aydınlık yüzü, yılların eskimediği ulu çınarı hepimizin Ataman amcası ( Ahmet Ataman ) öyle yüreğimin teline dokundu ki yorumu ile oturdum bu denemenin devamını yazdım. Ama önce onun yorumu ile başlamak istiyorum.
"İnsaf et! Bu güzeller güzeli yazı ' arkası yarına' ertelenir mi?
Ola ki " Nefesi yetmeyenler" bu lezzetten mahrum göçer...
Durduk yerde vebal alma!
Sevgilerimle.
Öyle yüreğimi burktu ki o koca çınar. Ayrıca öyle bir onur verdi ki kelimeler işte bunu anlatmada kifayetsiz.
“Küllerinden Doğan Orman”** 2
(Sonbaharın Pagan Ağıtı)
“Hazan bitmez. Bitse de, insan bir yaprağın düşüşünden bile umut yapar kendine.”
Ormanın dili, sessizliktir. Ama bu sessizlik, yokluğun değil; aksine, varlığın en yüksek biçimidir. Çünkü doğa konuşmaz, olur. Ve o olma hali, tanrıların en eski dilidir.
Ben ormanda yürürken, her şeyin beni izlediğini hissettim. Ağaçlar, dallar, yosunlar, toprak…
Hepsi birer göz gibiydi.
Rüzgârın içinden bir fısıltı geçti, önce zayıf bir nefes gibi, sonra bir ilahiye dönüştü.
O an anladım ; bu, unuttuğumuz kadın tanrıçaların sesiydi. Onlar hâlâ buradaydı. Ve onun sesiyle birleşmişlerdi.
Bir zamanlar o bana demişti ki:
“Kadın tanrıçalar benim analarım, bacılarım.
Ben onlardan gücümü, varlığımı alıyorum.
Onlar beni her seferinde yeniden doğuruyor.
Beni onlar var ediyor.”
Bu sözü ilk duyduğumda anlamamıştım.
Sanmıştım ki o sadece mitolojiye, o eski çağların karanlık hikayelerine meraklı.
Ama yanılmışım. O, aslında doğanın içindeki o ilkel dişil gücü hissediyordu , her yağmurda yeniden doğan, her toprağa kök salan o ana sesiyle sesleniyordu bana.
Belki de bu yüzden onun yanında her şey canlıydı.
Suda bir anlam, rüzgarda bir şefkat, taşta bir hikmet bulurdu. Bütün bunlar bana anlamsız gelirdi.
Birlikte yürürken bir ağaca dokunurdu mesela, “Bu benim büyükannem,” derdi. “Onun kökleri, benim damarlarıma bağlı.” Ben gülümserdim ,garibime giderdi ama şimdi biliyorum: o haklıydı. Biz, doğadan koparak eksildik. O kadın, doğayı unutmamış olan son kuşaktandı. Bunu şimdi anlayabiliyorum.
Bir gece ormanda kamp kurmuştuk. Ateşin etrafında oturduk, o sessizce gökyüzünü izliyordu.
Yıldızlara bakarken fısıldadı:
“Bak,” dedi, “bunlar Artemis’in gözleri. O avcı, ama aynı zamanda koruyucu. Biz kadınlar, birbirimizin avı da koruyucusuyuz da. Ben, o tanrıçaların soyundan geliyorum.”
Böyle konuştuğunda sanki benimle değil görünmeyen bir şeylerle konuştuğunu hissederdim. Bugün yapraklara, ağaçlara, taşlara bakınca konuştuklarını farkettim. Ve onu hatırladım.
Ateşin ışığı yüzüne vurduğunda gözlerindeki karanlık derinleşti. O an fark ettim: Tanrıça dedikleri, mitoloji değil;bir kadının içindeki sonsuz direniştir.
Demeter’in toprağa inen elleri, Persephone’nin yeraltından doğan sabrı, Artemis’in ormana saklanan başkaldırısı, hepsi onun bedeninde birleşiyordu.o muhteşem bir kadındı.
O konuşurken ben sadece dinledim. Sözleri, rüzgarla karışan bir dua gibiydi:
“Ben o kadınların devamıyım,” dedi,
“Beni erkekler değil, doğa var etti. Ve doğa dişidir.
Çünkü doğurur, çünkü affeder, çünkü yeniden başlar.”
Onu şimdi, bugün anlayabiliyorum.
Sonra bana döndü, “Sen de onlardan birisin,” dedi.
“Erkek olsan bile, senin ruhun kadın tanrıçaların toprağından yoğrulmuş. Sen bir orman çocuğusun; aşkını bile doğaya anlatıyorsun.”
O an sustum. Hiç konuşmadım. Bugün düşünüyorum da haklıydı. Benim bütün sevgim, bütün direnişim, bütün yazılarım o tanrıçalara borçluydu:
Kadınlara, analara, sevgililere, doğaya.
Onlar olmasaydı, ben de olmazdım.
Aşk bile bir tür doğum değil midir zaten?
İki ruhun birbirinden yeni bir anlam doğuyordu.
Bugün orman sessizdi. Ama o sessizlikte bir koro gizliydi. Köklerin altında Artemis’in kalbi atıyor, yaprakların üstünde Persephone’nin nefesi dolaşıyordu.
Ben de onlara karıştım.Artık konuşmuyordum çünkü tanrıçalar, benim yerime konuşuyordu.
O gün anladım: Tanrıların dili erkeğe dönmüştü , ama doğanın dili hep kadın kaldı.
Ve aşk, o kadim kadın dilinden başka hiçbir lisanda anlatılamaz.
Zaman, insanın en eski yanılgısıdır. Biz onu düz bir çizgi sanırız, ama o bir dairedir, hem başlangıç hem bitiş aynı noktadadır.
Her son, bir başlangıcın yankısıdır. Tıpkı sonbahar gibi. Şimdi sonbahar, aşkımız için de.
Herakleitos, “Aynı ırmağa iki kez giremezsin,” demişti. Oysa ben aynı ırmağa yüzlerce kez girdim.
Sadece su değişmedi, ben de değiştim.
Aşk da böyleydi. Aynı insana iki kez aşık olamıyorsun; çünkü o insan, artık o insan değil.
Ve sen, artık sen değilsin.
Zaman, aramızda bir perde değil, bir yaradır.
O yara, ne tam kapanır ne de yeniden kanamaktan vazgeçer.
İşte o yüzden unutmak mümkün değildir.
Unutmak, zamanın bir parçasını silmek olurdu ama zaman, silinmez. O sadece biçim değiştirir, tıpkı su gibi, tıpkı aşk gibi.
Bir sabah uyandığında, her şeyin aynı göründüğü ama hiçbir şeyin aynı olmadığı o an var ya…
İşte orasıdır zamanın yırtığı.
Ben o yırtığın içinden geçtim. Bir yanı geçmiş, bir yanı şimdi.
O kadının gülüşü hala o yırtığın kenarında asılı.
Ne tam geçmişte kaldı, ne bugüne geldi.
Bir aralıkta, bir “henüz bitmemişlik”te duruyor.
Heidegger, “İnsan zamansallıktır,” demişti.
Bunu şimdi daha iyi anlıyorum. İnsan, aslında hatırladığı kadar var. Ve ben var olmak için onu hep hatırlayacağım.
Ama hatırlamak bir nimet değil, bir lanettir bazen.
Çünkü hafıza, kalbin içinde açılan bir maden ocağı gibidir;her kazdığında biraz daha karanlığa inersin.
O kadının sesi, zamana karşı koyan bir yankı gibi hala içimde dolaşıyor. Bazen rüzgarın yönü değişiyor, bir anda oradaymış gibi hissediyorum.
Bir yaprak kıpırdıyor, kalbim titriyor.
Belki de aşk, aslında zamanı hissedebilme yetisidir.
Zamanı duymayan insan, sevmeyi de bilemez.
Bu gün, bir kayın ağacının gövdesine yaslandım.
Kabuğu ellerimi çizdi. Ama o çiziklerde bir şey fark ettim:
Her halka bir yılı değil, bir duyguyu temsil ediyor gibiydi.
Ağaç yaşlanmıyor, sadece hatırlıyordu.Biz de öyle değil miyiz?
Yaşlanmak, sadece hatıraların ağırlığını taşımaktır.
Ve bazen o ağırlık insanı eğip büküyor.
Ama eğildikçe toprağa yaklaşıyorsun ve toprağa yaklaştıkça, doğaya, tanrılara, gerçeğe…
Pagan inançta zaman döngüseldir. Bir şey ölür, çünkü yeniden doğmak ister. Bu yüzden sonbahar aslında bir bahardır.
Küllerin altındaki tomurcuk, kış boyunca sabreder.
Benim aşkım da öyleydi.
Küllerinin altında hala sıcak bir nokta var.
Belki bu yüzden hala yazabiliyorum.Çünkü yazmak, zamanı yenmenin tek yolu.
Unutmak mı?
Hayır.
Ben unutmadım. Unutamam ki.
Ben sadece unutuşu sevmeyi öğrendim.
Çünkü insan, unuttuğuna değil, artık acıtmayan hatıralarına döndüğünde belki yeniden aşka dönebilir.
Bir gün onun adını söylemeden, sadece rüzgâra bakıp “evet” diyebildiğimde anladım , aşk bitmemişti.Sadece biçim değiştirmişti.
Bir zamanlar kadındı, şimdi bir mevsim.
Bir zamanlar sıcak bir beden, şimdi soğuk bir sabah. Isıtmayan bir güneş.
Ama hala bendeydi.
Ve ben fark ettim: Zaman, bizi birbirimizden koparmıyor. Zaman, bizi birbirimize dönüştürüyor.
O artık ben, ben artık oydum.
İşte bu, varoluşun en sessiz sırrıydı.Ne ayrılık vardı, ne kavuşma. Sadece sonsuz bir dönüş.Sonsuz bir yanma. Sonsuz bir hatırlayış.
Yalnızlık, insana verilmiş en eski cezadır.
Ama ben o cezayı bir direniş biçimine çevirdim.
Çünkü yalnızlık, eğer içine korkmadan girersen, seni kendine ulaştırır.
Ve insan, kendini tanımadan hiçbir sevdayı, hiçbir mücadeleyi taşıyamaz.
Ormanda yürürken, bazen kendi ayak sesimden korkuyordum. Köklerin arasına takılan bir taş, geçmişimden kopmuş bir hatıra gibi çınlıyor.
Duruyorum.Bir nefeslik aralıkta, tüm hayatımı sorguluyorum:
Ne için savaştım?
Ne için sevdim?
Ne zaman yanıldım?
Ne zaman inandım?
Hayata karşı hatalarım oldu.Sevdiğim kadınlara, mücadeleye, insanlara bazen fazla inandım.
Ama hiçbir zaman inanmamaktan yana olmadım.
Çünkü inanmak, insana benzeyen tek yanımızdır.
Ve ben, yanılmanın bile erdemli olduğuna inandım ,
yeter ki inandığın şey insana, emeğe, sevdaya dokunsun.
Bir zamanlar biri bana, “Sen hep sevdiklerin için yanıyorsun,” demişti.
Evet, belki de öyle. Ama yanmadan ısınabilir mi insan?
Ben o ateşle piştim.Ateşin içinden geçtim ama sevme halimi kaybetmedim.
Hala bir çocuğun gülüşüne, bir işçinin nasırlı ellerine, bir kadının gözyaşına,bir halkın sabah uyanışına inanıyorum.
Belki bu yüzden hala yazıyorum. Çünkü yazmak, yanmanın devamıdır.
Benim sevgim kişisel değil, tarihsel bir sevgi.
Aşık olduğum kadın, aslında bir halkın dişil yüzüydü;
benim sevdalarım hep toprak kokardı, hep işçinin terine benzerdi.
Birini severken bile, içinde bir sınıf vardı o sevdanın.
Çünkü ben biliyordum , sevda, adaletin içinden doğar.Adalet olmayan bir yerde aşk da çürür. Belki bu yüzden kaybettim sevdiğim kadınları.
Kendime kızdığım zamanlar oldu.
Kaç kere dedim: “Artık sevme, artık inanma, artık umut etme.”
Ama içimde bir ses hep karşı koydu.O ses, tanrıçaların sesiydi belki, belki de köyümde çay toplayan bir kadının sabrından kalma bir yankıydı. Belki bir işçi kadının fabrikada, iş yerinde teriyle yoğrulan emeği.
Ne olursa olsun susturamadım. Çünkü sevmenin, umudun kendisi olduğunu öğrendim.
Sevmekten vazgeçmek, kendinden vazgeçmekti. Bu yüzden sevdiğinden vazgeçmek umudundan vazgeçmekti benim için.
Bir gün şehrin gürültüsü arasında düşündüm:
İnsan neden direnir? Çünkü sevmeye mecburdur.
Sevmeden devrim olmaz,sevmeden dayanışma olmaz,sevmeden adalet kurulmaz.
Aşk da sınıf gibidir , kazanmak için değil, inandığın için yaşarsın.
Yalnız kaldığım gecelerde,bütün hatalarımı birer madalya gibi taşırım.Çünkü onlar, düşe kalka yürümüş bir ömrün belgeleridir.
Ben, yanlışlarımla insandım.Ama doğruya olan inancımla da ayaktaydım.
Kimi zaman kendime dönüp, “Yorulmadın mı?” diyorum.
Cevabı rüzgâr veriyor:
“Yorulmak, insan olmanın hakkıdır.
Ama vazgeçmek, insan olmanın ihaneti.”
Ben yoruldum, evet.
Ama hiçbir zaman vazgeçmedim.Aşktan da, sınıftan da, insandan da.
Çünkü her biri birbirinin sureti.
Birine ihanet etmek, diğerini yok saymak demekti.
Artık biliyorum,
benim yolum ne aşkla biter, ne devrimle;
benim yolum inandığım her şeyle birlikte yürür.
Her sevgili, her yoldaş, her mücadele
benim içimde aynı ırmakta akar.
Ve o ırmak, hala yanıyor.Küllerinden doğan bir orman gibi,her hatamdan, her kaybımdan sonra yeniden filizleniyorum.Çünkü yaşam, sadece yaşamak değildir;yaşam, yanmaya devam etmektir.
Sonbahar artık bütün renklerini dökmüştü.
Ağaçların çıplak kolları gökyüzüne uzanıyor, sanki bir şey ister gibi…
Belki af, belki su, belki unutuluş.
Her yaprak, bir vedaydı artık;ve ben o vedaların içinde bir insan, bir aşık, bir yoldaş olarak duruyordum.
Rüzgârın sesi değişmişti.Artık şarkı söylemiyor, bir fısıltı taşıyordu sadece:
“Her şey geçer, ama hatırlayan kalır.”
Ben o hatırlayanım.Bir sonbaharın kalbinde, hem doğanın hem aşkın hazanını yaşıyorum.
Çünkü biliyorum her mevsim ölürken, bir diğeri onun cesedinden doğar.
Ve aşk da öyle:her bitiş, bir başka başlangıcın toprağıdır.
Bir zamanlar onunla yürüdüğüm yollardan geçtim bugün.Ağaçların gövdeleri gri, yapraklar çoktan gitmiş.
Toprak, eski bir sevgilinin yüzü gibi ıslak ve yorgun.
Ama orada bir şey var hala, küçük bir sıcaklık, köklerin derininde yaşayan bir kıvılcım.
Belki de aşkın son biçimi bu:Yanmak değil, içten içe ısınmak.
Bir taşın üzerine oturdum, sessizliğe baktım.
Sessizlik, konuşmayan bir tanrının son duası gibiydi.
Artık söz bitmişti.Sözün yerine anı kalmıştı,
anıların yerine toprak,toprağın yerine gökyüzü…
Bir zamanlar ellerini tuttuğum kadının sesi kulaklarımda:
“Kadın tanrıçalar benim analarım, bacılarım,” derdi,
“ben onlardan gücümü alırım.”
Şimdi anlıyorum o sözü.Çünkü ben de bu ormanın çocuğuyum.Benim de damarlarımda o tanrıçaların sabrı,o toprağın öfkesi,o yaprakların umut kırıntısı var.Onlardan aldım inancı,onlardan aldım direnci,
onlardan aldım sevgiyi.
Ve öğrendim:Aşk, insanın yalnız bir başka insana değil,bütün yaşama ettiği yemindir.Ben o yemini tutuyorum hala.
Küllerimin üzerinde, hala inançla ayakta duruyorum.Bir işçinin ellerinde, bir kadının gözlerinde,bir çocuğun düşlerinde sürüyor o sevda.
Hazan ; doğanın yorgun soluğu.Ama aynı zamanda aşkın da son soluğu.
Bir yaprak gibi düşmek, ama yere değmeden
gökyüzünü hatırlamak.Bir sevdayı yitirmek, ama sevmekten vazgeçmemek.Bir hayatın sonuna gelmek, ama mücadeleden dönmemek.
Ben şimdi biliyorum:Hazan, bir kayboluş değil,
yeniden başlamak için sessiz bir hazırlıktır.
Sonbahar, toprağın aşkı unuttuğu değil,
aşkı toprağa emanet ettiği mevsimdir.
Rüzgâr son kez esti,yapraklar son kez döndü,
ve ben içimden fısıldadım:
“Ne olursa olsun, sevmekten vazgeçmeyeceğim.”
Çünkü sevmek, artık bir kişiye değil sadece,
hayata, emeğe, insana, geleceğe dair bir inançtır.
Çünkü sevmek, hala yanmaktır.Çünkü sevmek, küllerinden doğan ormandır.
Sevmekten vazgeçmeyin dostlar, bir gönüle girmekten, yanıp kor olmaktan. Yaşamak sevmek değil midir?
Yorumlar
Yorum Gönder