**"Bir Kadın, Bir Adam, Bir Sessizlik"**

 **"Bir Kadın, Bir Adam, Bir Sessizlik"**


(Denizle Başlayan, Hüzünle Bitmeyen Bir Hikaye) 


 “Bazı aşklar bir dalganın içine düşüp kaybolan ışık gibidir; hem var, hem yok. Ama göz kırpar hala, derinlerden... "


Sabahın ilk ışıkları henüz denize dokunmamıştı.

Dünya, sanki nefesini tutmuş gibiydi. Adam, kıyıda duruyordu; yosun kokusuna sinmiş hatıraların önünde, kendi gölgesine bile dokunmadan.


Kadını düşündü yine. Bir saniyeliğine değil  bir ömürlük bir anın içinde, çaresizce. Her zaman yaptığı gibi , hayatının her saniyesinde. Deniz, kadının sesine benziyordu ,  bir gelip bir giden, her dönüşte biraz daha uzaklaşan.  Fırtınalı havadaki dalgalar gibi. Kadının gülüşü de öyleydi; suya vuran ışık gibi, göz alıcı, kısa, ama geride hiç iz bırakmadan kaybolan.


Bir zamanlar aynı sahilde birlikte yürümüşlerdi. El ele parmaklar kenetlenmiş. İstesede ayıramıyordu elini adamın elinden ve bu çok hoşuma gidiyordu kadının. 


Kadın, çıplak ayakla kumların üzerinde yürürken, adam durdu onu kendine döndürmüş “Birini çok sevmek, onu kaybetme korkusuyla yaşamak demektir,” demişti.


Kadın sadece gülümsemişti.  O, kaybetmekten korkmayanlardandı. Ama bilmediği bir şey vardı. 

Kimi kayıplar seni hayatta bırakır ama hayata geri döndürmez. Yaşayan bir hiç olursun. 


Kadın, onun hayatına bir gölge gibi girmişti.

Güneşi engellemeyen ama sıcaklığı belirleyen bir gölge.


Seviyordu , belki de fazla seviyordu. Adamın dünyası genişti; fabrikalar, meydanlar, kalabalıklar ve ezilenlerin sesiyle doluydu.


Kadınsa sadece bir şey istiyordu. Adamın sesi, yalnızca ona ait olsun.


Ama adamın sesi, bir meydanda yankılanırken artık herkesindi. Kadın, onu sahiplenmeye çalıştıkça adam daha çok uzaklaşıyordu. Ya da kadın öyle hissediyordu. 


Bir gün kadın dedi ki: “Sen herkese ait bir adam oldun.”

Adam sustu. Çünkü inkar etse yalan olurdu, kabul etse kaybederdi. Ve bazen, aşkın en sessiz hali, o sessizliktir işte. 


Kadın giderken arkasında deniz kokusu bıraktı.

O koku, sabahın ilk ışıklarıyla bile kaybolmadı.

Adam her sabah aynı kıyıya geldi, aynı denize baktı.

Ama artık deniz mavi değil, griydi.


Gidişin bir rengi varsa, o griydi işte .  Ne tam karanlık, ne de tam aydınlık; umutla umutsuzluğun karışımı.


Kadın özgürleşmek istiyordu. Ama özgürlük, geçmişi unutmakla değil, onunla yaşamayı öğrenmekle mümkündü.


Kadın, zincirlerini kırdığını sandı, ama sadece onları altınla kaplamıştı aslında. Onlardan koptuğunu sanıp onlara daha çok bağlı olmak. 


Adam bunu biliyordu. Onun içindeki eski korkular, eski yaralar, eski kıskançlıklar hala  oradaydı.

Kadın her “özgürüm” dediğinde, içindeki eski benliği bir tutsak gibi fısıldıyordu: “Hayır, değilsin.”


Adam hala seviyordu. Hiç vazgeçmeden. Zaman geçse de her şey onunla başlıyor, onunla bitiyordu.

Yazın ortasında bile, kadının gülüşü kadar parlak bir güneş yoktu.Kışın ortasında bile, onun adı kadar soğuk bir rüzgar esmezdi.


Aşkı bir inat gibiydi, ama kutsal bir inat. Bir devrimcinin son sloganı, bir şairin son dizesi, bir annenin son duası gibiydi.Terk edilmişliğin içinden bile güzellik devşiren bir kalbi vardı.


Ve biliyordu ;  Bazı kadınlar seni terk etmez, sadece hayatın bir köşesine asılı kalır , bir şarkı gibi, bir koku gibi, bir rüya gibi.


Adam her sabah aynı melodiyi mırıldanırdı:


 “Gitme, kal…”


Ama kadın çoktan gitmişti.

Yalnızca onun zihnindeki bahçede hala çiçek açıyordu. 


Kadın geceleri aynanın karşısına geçer, saçlarını toplar, gözlerinin içine bakardı. “Ben özgürüm,” derdi. Ama aynadaki yüz, hep aynı soruyu sorardı:

“Peki, neden hala onu düşünüyorsun?”


Kadın, geçmişin ağırlığını omzundan atmaya çalıştıkça, o ağırlık biçim değiştirirdi.Bazen bir rüya, bazen bir şarkı, bazen bir sokak lambasının sarı ışığına dönüşürdü. 


Bir gün kadın dedi ki: “Bu şehir seninle dolu.”

Ama şehir onundu zaten; kadın sadece geç fark etmişti. Özgürlüğünü ararken kalbinin duvarlarına toslamıştı.Çünkü insan, kalbinden kurtulamaz. 


Yıllar sonra, aynı deniz kıyısında karşılaştılar.

Kadın daha dingindi. Adamın saçlarında aklar vardı, ama gözlerinde hala ilk günkü ateş.


Hiç konuşmadılar. Konuşacak ne kalmıştı ki?

Sözler bitmişti, sadece bakışlar kalmıştı.


Kadın sonunda fısıldadı: “Ben seni hiç unutmadım.”

Adam gülümsedi: “Ben de seni hiç hatırlamaktan vazgeçemedim.”


Deniz, o anda kıyıya vurdu; köpükler sanki yıllardır söyleyemedikleri her şeyi fısıldıyordu. Bir şarkı başladı uzaktan, belki eski bir Sezen Aksu şarkısıydı:


 “Gitme, kal, biraz daha kal…”


Ama ikisi de biliyordu, artık kalınmazdı.Çünkü bazı aşklar, yaşanmak için değil, hatırlanmak için vardır.


O akşam kadın denize baktı.Deniz yine maviydi.

Yıllarca gri gördüğü o renk, yeniden hayat bulmuştu.

Belki de asıl özgürlük, sevmeyi bitirmek değil, sevmeyi dönüştürebilmekti.


Adam uzaklardaydı.Belki bir toplantıda, belki yalnız bir masada onun için bir cümle yazıyordu.

Ama kalbinin bir yerinde hala  o kadın oturuyordu:

Bir çiçeğin tam açmadan solan hali gibi , eksik ama güzel.


Ve gece çöktüğünde her ikisi de aynı şeyi düşündü:


 “Biz birbirimizi değil, birbirimizin içindeki yarayı sevdik. O yüzden hiç iyileşemedik.”


Deniz sustu.Rüzgar hafifledi.Bir yıldız kaydı.

Bir saniye sürdü. Ama o bir saniye, bir ömür kadar uzun, bir ömür kadar acıydı. Aslında yaşam acılar toplamı mutluluk ise acıların arasına sıkıştırılan anlar değil mi? 


Ve belki de aşk tam olarak buydu: Bir saniyelik bir parıltının, bir insanın bütün hayatını aydınlatması. İşte aşkın güzelliği, kutsallığı burada. 


Hani diyorlar ya aşk dediğin kısa bir zaman dilimi içinde insanın beyninin bir süre salgıladığı bir hormonsal olay, eğer buysa bunca yaşanan, unutulmayan olan ne?

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

**"Hırsız Kim? Kod 46 ve Sınıf Kavgasının Gerçek Faili"**

**“Sol Yumruk, Sağ Elin Şiddetini Temize Çekemez!”**

**"Dua Karnını Doyuruyor mu, Katmer?"**