*"Bozkırın Kalbinde Unutan Kadın"**

 **"Bozkırın Kalbinde Unutan Kadın"**


           ( Bir Pagan Rüyası Üzerine )


Rüzgârın dili eskiydi burada. Bozkır, sonsuz bir mezarlık gibiydi yalnızlığını kendi içinde yaşayan , kimseyi gömmeden bile hatırlayan, kimseyi anmadan bile affeden. 


Her taşın, her ot parçasının, her çatlağın altında bir hikâye uyurdu. Ben o hikâyeleri erken yaşta dinlemeyi öğrendim. İnsan, toprağın hafızasını dinlemeyi öğrendi mi, artık hiçbir sessizliğe sığınamaz.


Çocukken dedem, “Rüzgarın yönü değişti mi, Tanrılar konuşuyor demektir,” derdi. Ben o rüzgarı ilk defa on yedi yaşımda duydum. Ve o günden beri sustuğum her şey, rüzgarda yankılandı. İşte o yaşta en büyük sevdama tutulmuştum.


Bozkırın ortasında bir tepe vardı, insanlar oraya “Ana Taş” derdi. Eski paganların kurban sunduğu, yağmur duasına çıktığı bir yer. Bir gece orada uyudum.


 Toprak, vücudumun her yerine sızdı; nefesimle birlikte içine çekti beni. Rüyamda bir kadın gördüm. Gözleri gök rengindeydi, ama içinde bir sonsuzluk vardı, ne yıldız ne de karanlık, sadece sonsuzluk.


 Uyandığımda, bozkırın ortasında onun adını taşlara kazımış buldum kendimi. O gün anladım ki, insanın ilk duası aşk değil, hatırlamaktır. Hiç unutmamak için.


Günler birbirine benziyordu, sabahları solgun bir güneş doğar, akşamları rüzgar çıldırırdı. Rüzgar yalnızca toprağı değil, ruhumu da savururdu. Savrulup her şeye dokunmak dokunmak, değmek bütünleşmek isterdim. En çok da ona sarılıp tüm bedenin de kalmak. 


 Sonra vaz geçerdim ve bir taşın gölgesine sığınır, ellerimle toprağı yoklardım. Kuru, çatlak, ama canlıydı. Damarlarında su değil, tarih akıyordu. Toprağa dokunurken varoluşumu hissederdim. 


İşte o zaman düşünmeye başladım: Belki de insanın bütün hataları, doğayı kendinden ayırdığı gün başladı. Belki Tanrı, toprağın içindeydi de biz gökyüzüne baktığımız için onu kaybettik. Onu kendimizden çok uzaklarda aradık. 


O kadını düşünüyordum. Adını anmaktan korkuyordum, çünkü adını her andığımda rüzgâr şiddetleniyordu. Bazen saçlarımın arasına sızar, kulağıma fısıldar gibi olurdu:


 “Ben seni unutmadım, ama unutulmak istedim.”


Rüzgârın dili buydu işte: İnsanı sever ama saklar, anlar ama açıklamaz. İşte neden unutulmak istendiğini hiç anlamak istemedim.


Bir gün, yaşlı bir çobanın anlattığı bir efsane geldi aklıma, çobanlarda efsaneler çoktur. Çünkü doğa ile her gün baş başa vakit geçirirler. Kuşla, çiçekle, hayvanla, ağaçla sohbet ederler. Bu efsaneleri onlardan dinlerler.  


Efsaneye göre, “Bir kadın, sevdiğini göğe armağan etmek için kalbini toprağa gömmüş. O günden sonra, bozkırda her bahar kırmızı bir çiçek açar  bir kalp gibi atan bir çiçek.” 


O çiçeği aramaya çıktım. O çiçeği bulunca o kadına ben de kalbini  geri armağan edip özgürleşmesi  sağlayacaktım.  


Günlerce yürüdüm; güneşin altında derim kavruldu, dudaklarım çatladı. Ama o çiçeği bulamadım. Anladım ki bir kadın anca kendi özgürlüğünü sadece kendi kazanır. Onu ona bir başkası veremez. Hele bir erkeğin buna asla gücü yetmez. 


Sonra bir sabah, hiç ummadığım bir yerde, bir taşın dibinde küçücük bir kırmızılık gördüm. Yanaştım. Elimi uzattım. Çiçeğin sapını tuttuğumda, toprağın içinden sıcak bir damar geçti parmaklarıma. Bir an için kalp atışı sandım. Sonra fark ettim: toprağın kalbini tutuyordum.


O kadını anımsadım. Saçları da o çiçek gibiydi, rüzgâr estiğinde ilk titreyen oydu. Sevgi, doğanın bir biçimiydi burada  bir kadının teninde değil, bir çiçeğin titreyişinde saklıydı.


Bozkırda su bulmak aşka benzerdi, rastlarsan mucizedir, kaybedersen cehennem. Benim için her ikisi de aynı anda yaşanıyordu.


Bir kuyu vardı uzaklarda. Aylar öncesinde kurumuştu, ama ben her gün ısrarla yanına giderdim. Bir taş atar, yankısını dinlerdim.


 Ses, derinlerden dönerken sanki bir kadının gülüşü olurdu. O gülüş bana yaşama sebebi oluyordu. İnsan kendini hayata bağlayacak sebep bulmak isteyince  buluyor işte. Bazen de o kuyuya taş atmamayı tercih ediyorsun. 


Bir gece, yıldızların altında kendi gölgeme baktım. Gölgem bile yorulmuştu. İnsanın gölgesi bazen kendisinden daha önce terk eder onu.


Dostoyevski der ki: “İnsan, Tanrı’dan korkmazsa kendi karanlığından da utanmaz.” Ben Tanrı’dan değil, unutmaktan korkuyordum. Çünkü unutmak, insanın kendi kökünü kurutmasıydı. Ben tek korkum unutmak


Zaman, bozkırda gölge bırakmaz. Ne bir ağaç, ne bir dağ, ne de bir hatıra sabit kalır. Her şey rüzgârla sürüklenir.


O kadını son kez bir rüyada gördüm. Bembeyaz bir elbiseyle yürüyordu, ayaklarının altı çıplaktı, toprağı öper gibi basıyordu her adımda.


 Yanına gitmek istedim, ama rüzgâr araya girdi. Sesimi duymadı. Sadece bir cümle bıraktı: “İnsan sevdiklerini kaybetmez, yalnızca biçim değiştirir.”


Uyandığımda, güneş doğuyordu. Bozkırın ortasında taşın üzerine onun adını yeniden kazıdım. Ve rüzgâr, o adı alıp göğe taşıdı. 


Bir sabah, ufukta ince bir sis vardı. Sis, toprağı yutmuş gibiydi. Ben yürüdükçe, sanki dünya benden kaçıyordu. Yine de ilerledim. Çünkü insan, ulaşamayacağını bilse bile yürümekten vazgeçmez.


Sis aralandığında, uzaklarda bir figür gördüm. Bir kadın. Rüzgâr elbisesini savuruyordu. Koşmak istedim ama ayaklarım toprağa kök salmıştı. Seslenemedim. Bir adım attım, figür yok oldu.


O an anladım: Aşk, hatırlamanın değil, beklemenin adıdır. Ve ben bekliyordum. Belki de beklemek, insanın Tanrı’ya en çok benzediği andır. O da ısrarla bekliyor vaat ettiği cennet ve cehennemi sunmak için.


Yıllar sonra o bozkıra geri döndüm. Her şey aynıydı: taşlar, rüzgâr, güneşin yönü. Sadece ben değişmiştim.


Bir taşın altından küçük bir kırmızı çiçek buldum. Belki o çiçekti, bilmiyorum. Dokunduğumda içimde bir sıcaklık hissettim. Sanki onun eli dokunmuş gibi.


Bozkırın kalbinde bir kalp vardı, biliyordum. Ama onu kazmaya cesaret edemedim. Çünkü bazı şeyler hatırlandığı sürece yaşar; görülürse ölür.


Gün batımında gökyüzü alev alevdi. Kızıllık, toprağa düşmüş bir kan gibi yayılıyordu. O an bir ses duydum , rüzgârın arasında, neredeyse insan gibi: “Unutma, aşk toprağın ilk duasıdır.”


Dizlerimin üstüne çöktüm. Elleriyle dua eden insanları anladım o anda: Dua, bir dilek değil, bir teslimiyettir. Aşk da dua gibi sevdiğine duyduğun bir teslimiyettir.


Bir taş, insanın unuttuğunu hatırlar. Rüzgâr, onun yerine konuşur. Ben o taşın yanından her geçtiğimde adını duyarım hala. Ne kadar uzaklaşsam da ses değişmez: aynı yumuşaklık, aynı hüzün, aynı özlem.


İnsan, hatırladıkça yaşar. Ama bazen hatırlamak da bir ölüm biçimidir. Ben bu ikisi arasında asılı kaldım. Hatırladıkça yaşamın kıyısına doğru çekiyorum kendimi.


Şimdi gece çökmekte. Bozkır suskun. Yıldızlar birer birer sönüyor. Bir kurt uluyor, uzaklarda bir çocuk ağlıyor, bir kadın gülüyor. Hepsi aynı sessizlikte birleşiyor.


Artık biliyorum: Aşk, bir insanın diğerinde Tanrı’yı aramasıdır. Ama Tanrı’yı bulan, kendini kaybeder.


Rüzgâr son kez esiyor. Taşların üzerindeki yazılar siliniyor. Ama ben hala oradayım ;  bozkırın kalbinde, unutan  bir kadının adını fısıldayan son insan olarak.


Ve biliyorum: Bir gün bu satırları da toprak yutacak. Ama rüzgar, hikâyemi bir başka kulağa taşıyacak. Çünkü doğa hiçbir hikâyeyi unutmuyor, yalnızca biçimini değiştiriyor.


Ve yine sabah oluyor. Rüya bitiyor. “Her sabah, rüyanın son perdesi kapanır; gerçeklik, uykunun nazik yalanını tokatlayarak dağıtır.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

**"Hırsız Kim? Kod 46 ve Sınıf Kavgasının Gerçek Faili"**

**“Sol Yumruk, Sağ Elin Şiddetini Temize Çekemez!”**

**"Dua Karnını Doyuruyor mu, Katmer?"**