**"Siyah Giyinmekle Patriyarka Yıkılmaz!"**
**"Siyah Giyinmekle Patriyarka Yıkılmaz!"**
Bu yazı bir erkeğin kadınlara “yol gösterme” niyetiyle kaleme aldığı bir metin değildir.
Ne akıl verme, ne üstten konuşma…
Çünkü biliyorum ki bu da patriyarkanın inceltilmiş bir uzantısıdır.
Ben, bu yazıyı; öldürülen kız kardeşimizin ardından bir baba gibi, bir abi gibi, bir işçi sınıfı ferdi gibi, bir vicdan sahibi insan gibi yazıyorum.
Çünkü sokakta katledilen her kadın, bir babanın içini yakan bir haykırıştır. Çünkü kızımın geleceği için de susmamak zorundayım.
Ve çünkü susanlar, sadece korkak değildir; bazen suç ortağıdır.
Ben biliyorum ki kadınlar, kendi sorunlarını çözecek güce ve yeteneğe fazlasıyla sahiptir. Bunun için hiçbir erkeğin aklına, rehberliğine ihtiyaçları yok.
Kadınlar yalnızca toplumsal cinsiyet baskısını değil, onun sınıfsal köklerini de görebilecek yaşam deneyimine sahiptir.
Ama tam da bu yüzden, bir erkek olarak kadının sesine ses katmam, sınıf kardeşliğinden doğan bir omuz verme sorumluluğudur.
Şimdi Beşikdüzü’nde yaşananlara dönebiliriz.
Sinem Topaloğlu.
Boşanmak istediği erkek tarafından öldürüldü.
Uzaklaştırma kararı vardı. Ama işe yaramadı.
Devlet vardı ama korumadı.
Ve kasaba…
siyah giydi.
sessizce yürüdü.
Acıya saygı gösterdiğini sandı.
Ama aslında, failin kim olduğunu söylemeye cesaret edemedi. Bir kesimi dışarda tutarak söylüyorum. Onlar gerekeni yapacaklardır eminim.
Sessizlik, en çok düzeni korur. Sessizlik, kadını değil ahengi savunur. Sessizlik, failin adını değil, acının gölgesini büyütür.Ve en çok da egemen erkek aklı, suskun protestolardan memnun kalır.
Çünkü o protestolar öfkeyi değil, nezaketi yüceltir.
Oysa burada öfkeye, isyana, sorgulamaya ihtiyaç var.
Kadınlar öldürülüyor çünkü bu düzenin kârı, itaate ve tahakküme dayanıyor.
Kadının emek gücü görünmez kılınıyor, Bedenine ve doğurganlığına sahip olunuyor, Cinsiyeti üzerinden ücret eşitsizliği kuruluyor.
Devlet, adalet sistemi, medya ve aile düzeni, bu yapının gönüllü bekçileri haline geliyor. Kadına biçilen rol kutsal değil, kurbanlıktır. Ve biz bu kurbanlık sistemin cenazesinde sessizce yürüyoruz.
Bazı feminizm anlayışları, bu düzene sadece “erkekler kötüdür” diyerek yaklaşıyor. Oysa asıl mesele, bu kötülüğün nereden örgütlendiğidir.
Kadına yönelik şiddet, yalnızca eril zihniyetin değil, aynı zamanda sınıfsal sömürünün ürünüdür.
Kadın, patronun evinde temizlik yaparken, kocanın yumruğuna, devletin ilgisizliğine, patronun düşük maaşına aynı anda maruz kalıyor.
Bu yüzden feminizmin yüzünü sadece erkeklere değil, bu erkekliği besleyen sisteme çevirmesi şart.
Ve bu sistem, sınıfsal bir düzendir. Patriarkal kapitalizm, kadınları sadece “eksik” değil, “ucuz” ve “itaatkâr” kılar.
Devletin adaleti, çoğu zaman erkek şiddetini “aile içi sorun” diye görür. Sığınma evleri yetersizdir, uzaklaştırma kararları kâğıt üzerindedir. ve kadın katledildiğinde, en fazla birkaç günlüğüne kameralara oynanır.
Biz ise devletten hâlâ çözüm bekliyoruz. Ama biz devleti tanıyoruz: Grevde işçiye cop uzatan devletten, Yoksul kadının evini elektriksiz bırakan devletten, kod46 ile işten atma hakkını patrona veren devletten...
Kadının çığlığını “toplum huzurunu bozuyor” diye bastıran devletten, çözüm beklemek boşa umut beslemektir.
Sessizlik değil, bağıran bir hakikat!
Siyah yas değil, kıpkızıl bir isyan!
Kadına acıyan göz değil, onunla birlikte yürüyen sınıf bilinci!
Devlete dilekçe değil, sokağa öfke!
Ve unutmamalıyız ki:
Kadınlar yalnız değildir, ama asla bizim arkamızda değildir. Biz onların yanındayız , eşit ve örgütlü.
Kadın cinayetleri bir sonuçtur. Bu sonucun kaynağı; sınıfsal, siyasal, ekonomik bir şiddet rejimidir.
Ve bu rejim, susarak değil, yıkarak değişir.
Bu satırlar bir baba yüreğinden, bir sınıf kardeşinden, bir insan vicdanından doğdu.
Sinem Topaloğlu’na adalet, sadece onun için değil, tüm kadınlar için mücadeleyle gelecektir.
Ve bu mücadele, sadece kadınların değil,
bu sistemde onurla yaşamak isteyen herkesin mücadelesidir.**"Siyah Giyinmekle Patriyarka Yıkılmaz!"**
Bu yazı bir erkeğin kadınlara “yol gösterme” niyetiyle kaleme aldığı bir metin değildir.
Ne akıl verme, ne üstten konuşma…
Çünkü biliyorum ki bu da patriyarkanın inceltilmiş bir uzantısıdır.
Ben, bu yazıyı; öldürülen kız kardeşimizin ardından bir baba gibi, bir abi gibi, bir işçi sınıfı ferdi gibi, bir vicdan sahibi insan gibi yazıyorum.
Çünkü sokakta katledilen her kadın, bir babanın içini yakan bir haykırıştır. Çünkü kızımın geleceği için de susmamak zorundayım.
Ve çünkü susanlar, sadece korkak değildir; bazen suç ortağıdır.
Ben biliyorum ki kadınlar, kendi sorunlarını çözecek güce ve yeteneğe fazlasıyla sahiptir. Bunun için hiçbir erkeğin aklına, rehberliğine ihtiyaçları yok.
Kadınlar yalnızca toplumsal cinsiyet baskısını değil, onun sınıfsal köklerini de görebilecek yaşam deneyimine sahiptir.
Ama tam da bu yüzden, bir erkek olarak kadının sesine ses katmam, sınıf kardeşliğinden doğan bir omuz verme sorumluluğudur.
Şimdi Beşikdüzü’nde yaşananlara dönebiliriz.
Sinem Topaloğlu.
Boşanmak istediği erkek tarafından öldürüldü.
Uzaklaştırma kararı vardı. Ama işe yaramadı.
Devlet vardı ama korumadı.
Ve kasaba…
siyah giydi.
sessizce yürüdü.
Acıya saygı gösterdiğini sandı.
Ama aslında, failin kim olduğunu söylemeye cesaret edemedi. Bir kesimi dışarda tutarak söylüyorum. Onlar gerekeni yapacaklardır eminim.
Sessizlik, en çok düzeni korur. Sessizlik, kadını değil ahengi savunur. Sessizlik, failin adını değil, acının gölgesini büyütür.Ve en çok da egemen erkek aklı, suskun protestolardan memnun kalır.
Çünkü o protestolar öfkeyi değil, nezaketi yüceltir.
Oysa burada öfkeye, isyana, sorgulamaya ihtiyaç var.
Kadınlar öldürülüyor çünkü bu düzenin kârı, itaate ve tahakküme dayanıyor.
Kadının emek gücü görünmez kılınıyor, Bedenine ve doğurganlığına sahip olunuyor, Cinsiyeti üzerinden ücret eşitsizliği kuruluyor.
Devlet, adalet sistemi, medya ve aile düzeni, bu yapının gönüllü bekçileri haline geliyor. Kadına biçilen rol kutsal değil, kurbanlıktır. Ve biz bu kurbanlık sistemin cenazesinde sessizce yürüyoruz.
Bazı feminizm anlayışları, bu düzene sadece “erkekler kötüdür” diyerek yaklaşıyor. Oysa asıl mesele, bu kötülüğün nereden örgütlendiğidir.
Kadına yönelik şiddet, yalnızca eril zihniyetin değil, aynı zamanda sınıfsal sömürünün ürünüdür.
Kadın, patronun evinde temizlik yaparken, kocanın yumruğuna, devletin ilgisizliğine, patronun düşük maaşına aynı anda maruz kalıyor.
Bu yüzden feminizmin yüzünü sadece erkeklere değil, bu erkekliği besleyen sisteme çevirmesi şart.
Ve bu sistem, sınıfsal bir düzendir. Patriarkal kapitalizm, kadınları sadece “eksik” değil, “ucuz” ve “itaatkâr” kılar.
Devletin adaleti, çoğu zaman erkek şiddetini “aile içi sorun” diye görür. Sığınma evleri yetersizdir, uzaklaştırma kararları kâğıt üzerindedir. ve kadın katledildiğinde, en fazla birkaç günlüğüne kameralara oynanır.
Biz ise devletten hâlâ çözüm bekliyoruz. Ama biz devleti tanıyoruz: Grevde işçiye cop uzatan devletten, Yoksul kadının evini elektriksiz bırakan devletten, kod46 ile işten atma hakkını patrona veren devletten...
Kadının çığlığını “toplum huzurunu bozuyor” diye bastıran devletten, çözüm beklemek boşa umut beslemektir.
Sessizlik değil, bağıran bir hakikat!
Siyah yas değil, kıpkızıl bir isyan!
Kadına acıyan göz değil, onunla birlikte yürüyen sınıf bilinci!
Devlete dilekçe değil, sokağa öfke!
Ve unutmamalıyız ki:
Kadınlar yalnız değildir, ama asla bizim arkamızda değildir. Biz onların yanındayız , eşit ve örgütlü.
Kadın cinayetleri bir sonuçtur. Bu sonucun kaynağı; sınıfsal, siyasal, ekonomik bir şiddet rejimidir.
Ve bu rejim, susarak değil, yıkarak değişir.
Bu satırlar bir baba yüreğinden, bir sınıf kardeşinden, bir insan vicdanından doğdu.
Sinem Topaloğlu’na adalet, sadece onun için değil, tüm kadınlar için mücadeleyle gelecektir.
Ve bu mücadele, sadece kadınların değil,
bu sistemde onurla yaşamak isteyen herkesin mücadelesidir.
Yorumlar
Yorum Gönder