**"Kollontai ve Feminizm"**

 **"Kollontai ve Feminizm"**


Pek çoğumuz sanırım ismini pek bilmeyiz bu devrimci kadın önder ve teorisyen yoldaş Kollantai'yi. Daha çok Rosa ve Clara vardır literatürümüzde. Genelde konuşurken bu önemli devrimci kadınlardan alıntılar yaparak konuşuruz. 


Kollantai'yi sosyalizm ve devrim mücadelesini Rosa ve Clara gibi çok önemli bir ismidir. Yazı ve kitaplarıyla tarihteki önemli yerini almıştır ve bize kadın sorunu konusunda önemli eserler ve bakış açısı bırakmıştır. 


Kimdir Alexandra Kollontai?


1872’de Rusya’da doğdu. Asil bir ailenin kızıydı ama halktan yana saf tuttu. Lenin’le birlikte devrime katıldı, dünyanın ilk kadın halk komiseri (bakanı) oldu.


Kadınların özgürlüğünü sosyalist devrimle mümkün gören ilk büyük teorisyenlerden biri oldu.


Kollontai, feminizmi sınıf mücadelesine bağlayan, kadın sorununu düzenin bir yansıması olarak gören en net yazarlardandır.


Kadın ile erkek arasında doğuştan gelen bir eşitsizlik yoktur. Eşitsizlik, toplumun dayattığı rollerden kaynaklanır.” diye yazar eserlerinde. Ve soruna sınıfsal bakar, kadının kurtuluşunun, özgürlüğünün ancak sosyalist devrimde hayat bulacağını savunur. 


Yani kadınların ezilmesi, geri planda kalması, şiddet görmesi; doğanın, kaderin suçu değil… Erkek egemen bir toplumun inşa ettiği düzenden kaynaklanır.Kollantai'ye göre feminizm, bu düzenin sorgulanmasıdır.


Alexandra Kollontai... Sadece bir kadın değil, sadece bir sosyalist değil, sadece bir yazar değil… O, tarihin akışını değiştiren, devrimin içinde hem kadın hem insan hem de komünist olarak savaşan bir öncüdür.


 Onun adı bugün anıldığında yalnızca Sovyetler’in ilk kadın bakanı değil; kadın özgürlüğünün sınıf mücadelesiyle birleştiği yerde parlayan bir düşünce çizgisi hatırlanır.


Kollontai'nin kadın sorunu hakkındaki düşünceleri, klasik feminizmden önemli bir noktada ayrılır. Çünkü o, kadınların ezilmişliğini sadece “kadın olmaya” değil; kadının sınıfsal konumuna, toplumsal üretim ilişkilerindeki yerine ve ekonomik bağımlılığına bağlar. 


İşte bu yüzden Kollontai, birçok feministin saygı duyduğu ama feminist kuramın sınırlarına da sığdıramadığı bir figürdür.


Kollontai, kadın özgürlüğü için mücadele eden feministlerle aynı kaygıyı taşır: Kadının toplumdaki ikinci sınıf konumu, ev içi tutsaklığı, şiddet görmesi, emeğinin değersizleştirilmesi... 


Ancak onun bakış açısı bu sorunların sadece cinsiyetçi kültürle açıklanamayacağını, sömürü düzeniyle yakından ilişkili olduğunu söyler.


Feminist hareketin büyük kısmı, kadınların erkeklerle eşit haklara sahip olmasını talep ederken; Kollontai bu eşitliğin bir sınıf olarak kadınlar için değil, yalnızca üst sınıf kadınlar için geçerli olabileceğini belirtir. Şöyle yazar:


 “Burjuva kadınlar, yalnızca kendi sınıflarının içinde eşitlik talep eder. İşçi kadınlar ise tüm insanlığın kurtuluşunu talep eder. Çünkü onların kurtuluşu, yalnızca kadının değil, tüm toplumun yeniden örgütlenmesini gerektirir.”


Bu söz, feminizmin sınıf dışı bakışının en güçlü eleştirisidir.


Kollontai’ye göre kadın yalnızca kamusal hayatta değil, özel yaşamda da ezilir. Kadının aşkı, duygusu, cinselliği bile sistem tarafından şekillendirilmiştir.


 Kapitalist toplum, aşkı ya mülkiyete ya da ticarete dönüştürmüştür: Kadın ya kocasının “mülkü” olur ya da bedenini parayla satmak zorunda kalır. Sevgi, eşitlikten yoksun; cinsellik, tahakkümle iç içedir.


Kollontai, kadınların sahiplenilmeden, denetlenmeden, baskılanmadan sevebilmesini savunur. Ona göre aşk, ancak eşit bireyler arasında anlamlı olabilir. O yüzden “özgür aşk” derken, kısa süreli ilişkileri değil; toplumun şekillendirmediği, bireylerin özgürce kurduğu bağları kasteder.


“Kadın, sevdiği zaman eriyip yok olmamalıdır. Sevgi, bağımsızlığı yok etmek değil, güçlendirmek demektir.”


Kollontai sadece yazmadı, uyguladı. Sovyetler Birliği’nin kuruluş yıllarında kadınlar için kreşler, çamaşırhaneler, ortak mutfaklar kurdurdu.


 Kadınların ev işine hapsedilmesini engellemek, onları toplumsal üretime katmak için çok yönlü sosyal politikalar geliştirdi. Evliliği resmî bir sözleşme haline getirerek kadının boşanma hakkını savundu. 


Ücretsiz kürtaj hakkını savundu. Kocaya bağlı olmayan bir kadının da özgürce yaşayabileceğini gösterdi.


Bu adımlar, feminizmin “hak taleplerinden” çok daha ileri bir şeydi: Toplumsal örgütlenmenin kadın özgürlüğü için yeniden kurulması.


Feministler kadınlar için “eşit haklar” isterken, Kollontai şunu sorar: “Kadın hangi sınıftan? Ve bu haklar kim için?”


Kollontai’nin temel farkı şuradadır: Feminist hareket, haklar ve temsil üzerinden mücadele eder. Kollontai ve sosyalist feminizm ise toplumun tüm yapısını dönüştürmek ister.


Yani bir kadın milletvekili olduğunda değil, hiçbir kadın yoksulluğa, şiddete, itaate mahkûm edilmediğinde devrim gerçekleşmiş olur.


Bugün hâlâ kadınlar şiddet görüyor, emeği yok sayılıyor, bedeni üzerinden ahlâk baskısı kuruluyor. Kadınların oy hakkı, milletvekilliği, yasal kazanımları artmış olsa da; sınıfsal konumları değişmemiştir. En çok ezilen hâlâ yoksul kadın, göçmen kadın, işçi kadındır. Kollontai’nin söylediği gerçek, hâlâ geçerliliğini korur:


 “Kadın, özgürleşmiş gibi görünse de, yeni biçimlerde tutsaktır. Kurtuluş, sınıfın kurtuluşuyla birlikte olacaktır.”


Bugün sosyalist feminizmin Kollontai çizgisi, kadın mücadelesinin kapitalist düzenin sınırlarını aşması gerektiğini hatırlatır. Kadınlara gerçek özgürlük, sadece yasalarla değil; ekonomik, politik, kültürel bir devrimle gelecektir.


Kollontai, sadece bir kadın özgürlükçüsü değil, bir devrimcidir. O, kadın mücadelesini sınıf mücadelesinden ayırmayan, aşkı, emeği, toplumu yeniden kurmaya çalışan bir kuşaktandır. 


Onun izinden gitmek, sadece feminizmi değil, hayatın tümünü sınıfsal bir bakışla değiştirmek demektir.


Onun bir sözü ile bitirelim : “Kadın özgürlüğü, yalnızca kadına ait bir mesele değildir. Bu, tüm toplumun yeniden doğuşunun başlangıcıdır.”

   Alexandra Kollontai

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

**"Hırsız Kim? Kod 46 ve Sınıf Kavgasının Gerçek Faili"**

**“Sol Yumruk, Sağ Elin Şiddetini Temize Çekemez!”**

**"Dua Karnını Doyuruyor mu, Katmer?"**