**"Paltoyu Çıkartınca Kimiz?"**
**"Paltoyu Çıkartınca Kimiz?"**
Bazen düşünüyorum da… Dünya döndü, çağlar geçti, makineler devrimi yaptı, şimdi yapay zeka çağındayız ama insana dair ne değişti?
Binlerce yılın sonunda yoksulluk mu ortadan kalktı?
İtibar hala kimin cebinde kaç para olduğu, sırtında ne marka taşıdığıyla ölçülmüyor mu?
Eskiden kürk vardı, palto vardı, bugün de takım elbise, makam koltuğu, mavi tik, takipçi sayısı...
Değişen sadece kılıf; insanın özü aynı.
Yıllar önce okuduğum Gogol’un Paltosu geldi aklıma… Kahramanı , adını hatırlayamadım, kimsenin fark etmediği, hor gördüğü bir memurdu.
Ta ki yeni bir palto alana kadar. O paltoyu giydiğinde selamlar arttı, davetler başladı. Ama o palto çalındığında, herkes yine arkasını döndü.
Yani mesele insan değil, paltoydu.
Oysa biz daha çocukken, bu gerçeği masallarla öğrendik. “Ye kürküm ye” dediler bize. Nasreddin Hoca, kürk giyince sofraya çağrılır; kürkü çıkarınca yine dışlanır. Ve o büyük gerçeği söyler:
"Bu yemek bana değil, kürküme veriliyor."
Yüzyıllar farklı, coğrafyalar başka; ama hikâye aynı.
Bugün de hala en aydın geçinenimiz bile birinin kıyafetine, konuşma şekline, oturduğu semte, arabasına göre muamele ediyor.
Selam verirken ruhuna değil, konumuna bakılıyor.
Duruş değil, dış görünüş önemli.Mücadele değil, etiket.
Ve en acı olan da şu: İnsan, en çok değer verdiklerinden görür değersizliği. Bir gün biri çıkar, senin tüm geçmişini, emeğini, dostluğunu, her şeyini, yüreğini siler atar; sanki hiç var olmamışsın gibi.
Bu yabancı biri olmaz genelde, bizden biridir. Belki en çok değer piçtiğimiz, uğruna emek verdiğimiz.
Tıpkı sınıf mücadelemizin içinde bile bizimle yan yana yürüyen ama sonra bizi yok sayanlar gibi...
Bu yüzden diyorum ki: Bu mesele sadece bireysel değil, sınıfsal da bir meseledir.
Kapitalist düzen, insanı sürekli görünür olmaya, pazarlanabilir olmaya, gösterişli olmaya zorlar.
Kürk al, palto giy, en parlak vitrine çık... Aksi halde yoksulluğunla, sessizliğinle, yalnızlığınla çürümeye terk edilirsin.
Peki biz ne yapacağız?
Marksizm bize, insanı metadan ayırmayı, onuru kimlikle değil emekle tanımayı, görünüşe değil üretime değer vermeyi öğretir.
Ama bu bilinci sadece kitaplarda tutarsak, biz de “paltoya tapanlardan” biri oluruz. Gerçek dönüşüm, birbirimizin ruhuna dokunmakla başlar.
İşte bu yüzden yoldaş, dost, arkadaş, olarak yeniden bakmalıyız kendimize. Birbirimizin derdini dert etmedikten sonra nerede kalmış bu değerler. Hele de yoldaşlık.
Yoldaşlık, aynı kürkü giymekle değil, aynı soğukta üşüyerek yürümektir.
Şimdi soralım kendimize: Paltonu çıkartınca sen kimsin? Masaya çağrılmadığında yine “ben buradayım” diyebiliyor musun? Göz kamaştıran etiketlere değil, insanlığın sesine kulak verebiliyor musun?
Çünkü bu çağda gerçek devrim, paltonun altındaki insanı görmekle başlayacak.
Hadi bu eksiklerimizi giderecek, yoldaşlık bu'dur dedirtecek adımları atalım.
Hep birlikte üzerimizde ki kürkleri, paltoları çıkarıp o ilk halimize, hepimizin aynı olduğu hale dönelim.
Ne dersiniz?
Yorumlar
Yorum Gönder