**"Mutluluğun Peşinde Değil, Yolunda…"**

 **"Mutluluğun Peşinde Değil, Yolunda…"**


Mutluluğu aramak mı mutluluk verir, yoksa onu yakalamak mı?

İnsan hayatı boyunca bu sorunun etrafında döner durur.

Oysa fark etmeden bir yanılgının içine düşeriz çoğu zaman:

Buldum dediğimiz anda mutsuzluk baş gösterir.

Çünkü mutluluk, bir son değil; bir süreçtir.

Sormak, aramak ve sorgulamak... İşte insanı diri tutan budur.


Yaşadığımız onca şeyin içinde hep bir umutla peşine düştüğümüz mutluluk, aslında arayışın kendisidir.


 Onu yakaladığımızı sandığımız anlar, çoğunlukla en büyük iç boşluklarımızı doğurur.

Çünkü mutluluk; durağanlıkta değil, harekettedir.

Yeniden üretmekte, değişmekte, değiştirmekte, sorgulamakta…


Hayat hiçbir durağanlığa izin vermez. Mutlu olmak için hep bir atropi hâli ister bizden.


Düşün, hisset, kıvran, diren, yarat…

Çünkü sen yalıtılmış bir varlık değilsin.


Dünyadan, içinden geçtiğin koşullardan, toplumsal gerçeklikten ayrı değilsin. Her bir koşul , ister bir mevsim, ister bir devrim, ister bir yoksulluk ,dokunur sana. Bedenine, zihnine, kalbine...


İşte tam da bu noktada, insanın dik durması gerekir.

Yaşamla, çürümenin sızdığı çatlaklarla ve içsel kaosla savaşması gerekir. Kendi nesnelliğinde, kendi yorgunluğunda…


Ben de bu durumu, hatta bizzat kendi durumumu,

bir tiyatro sahnesine çevirdim. Sahnede bir oyuncu değilim yalnızca; aynı zamanda izleyici, yönetmen, yazar ve hatta seyircinin gözünde bir hayaletim.


Neden Dostoyevski?


Çünkü Dostoyevski, insanı en çıplak hâliyle anlamaya cesaret eden yazardır.


Onda karakterler sadece olaylara karışmaz; düşüncelere düşerler. İç çatışmaları, suçları, arzuları, inançları ve pişmanlıklarıyla insanı,

Tanrı’yla hesaplaşan bir varlık olarak sunar.


"Yeraltından Notlar" ile insanın karanlık derinliklerini açar. "Suç ve Ceza" ile iradeyle, özgürlükle ve vicdanla cebelleşmesini sahneye koyar.


"Karamazov Kardeşler", "Budala", "Ecinniler"…

Her biri ayrı bir felsefi tartışma, ayrı bir içsel mahkeme…


Bu yüzden, Dostoyevski’nin ruhunu çağırdım.

Onun imgeleriyle kendi sorularımı konuşturdum.


Aşağıda yer alan sahneler tamamen kurmacadır.

Ama taşıdıkları his, kaynağını gerçek yaşantılardan ve içsel sorgularımdan alır.


Bu metin, bir yazarın ( yazmaya çalışan) kendi iç mahkemesinde kurduğu sahnelerin, bir edebi tiyatro formunda vücut bulmuş hâlidir.


Başlayalım bakalım. 


I. BÖLÜM


Yer: Petersburg. 1877'nin soğuk bir kış akşamı.

Mekan: Eski bir sobanın cılız yandığı, duvarları kitaplarla çevrili bir odada, Dostoyevski çalışma masasının önünde oturur. 


Anna Grigoryevna içeriden bir fincan çayla gelir. Pencerenin önünde kar yavaşça yağmaktadır.


ANNA:

Yine sabaha kadar yazdınız. Gözleriniz kan çanağı gibi Fyodor Mihayloviç.

(Sessizlik. Dostoyevski gözlerini çevirmez. Yalnızca karı izler.)


DOSTOYEVSKİ:

Biliyor musun Anna...

İnsan, sonunda hep kendi arzusunu sever.

Arzuladığını değil.


ANNA:

(Pencereden dışarı bakarak)

Ne demek istiyorsunuz?


DOSTOYEVSKİ:

İnsan, ulaşmak istediği şeyi değil... Ona ulaşmak için acı çektiği anları, umut ettiği karanlık sabahları, kalbinin çırpındığı boşlukları seviyor.


Mesela...

Kristof Kolomb, Amerika’yı keşfettiğinde mutlu değildi.

Onu ararken mutluydu.


ANNA:

Ama neden? Yeni bir kıta bulmak yetmez mi bir insanı tatmin etmeye?


DOSTOYEVSKİ:

Çünkü bulduğu şey, hayalindeki şey değildi. Amerika gerçekti. Haritalara girince sıradanlaştı.


Ama yolculuk...

O sonsuz deniz, o bilinmeyen... işte insan onu sever.

Çünkü orada kendini bulur.


ANNA:

Peki ya biz? Biz ne arıyoruz? Sen ne arıyorsun yazarken?


DOSTOYEVSKİ:

Cevap değil Anna.

Ben cevaptan korkuyorum.

Soru kalmayınca insan ölür.

O yüzden Tanrı’ya ulaşmak değil, O’na doğru yürümek istiyorum.


ANNA:

Ama insanlar inançla rahatlar. Tanrı’yı bulduklarını düşündüklerinde huzura ererler.


DOSTOYEVSKİ:

Hayır, Anna.

Bulduklarını sandıkları Tanrı, kendi korkularının heykelidir.


Gerçek Tanrı, belki de hiç bulunamayacak olandır.

Ama işte onu ararken, insan...

Kendi yoksulluğunu, suçunu, özgürlüğünü tanır.


ANNA:

Yani... Tanrı bir soru mu sizce?


DOSTOYEVSKİ:

Tanrı, insandaki cevapsız sorudur.

Ve o yüzden bu kadar güçlüdür.


ANNA:

Ya aşk? O da mı sadece bir arayış?


DOSTOYEVSKİ:

Aşk...

Aşk da bir keşif değil Anna.

Aşk, yan yana yürümeyi göze alabilmektir.

Ve belki...

Hiç varılmayacak bir limana birlikte yelken açmaktır.


(Sessizlik. Çay soğur. Dışarıda bir karga sesi duyulur. Dostoyevski gözlerini kapatır.)


Bölüm II – "Gölgeyle Yüzleşme"


Raskolnikov’un Rüyası


Gece. Petersburg’da ağır bir karanlık.

Raskolnikov, hasta yatağında kıvranırken göz kapakları ağırlaşır. Uykuya dalmaz, sanki başka bir dünyaya düşer. Orası bir nehir kıyısıdır. Ne gece ne gündüzdür. Gökyüzü kurşun renginde, zaman durmuş gibidir.


İİ. BÖLÜM


Bir rüya.. 


RASKOLNIKOV (kendi kendine mırıldanır):

Burası neresi? Ne günahkârlar var, ne mahkemeler...

Yine yalnızım.

Ama ayak sesleri...

Biri geliyor.


(Arkasından yaklaşan bir silüet belirir. Kıyafetleri eski, yüzü rüzgârla çizilmiş, gözleri deniz gibi uzak. Elinde haritalar taşıyan bir adamdır bu.)


RASKOLNIKOV:

Siz kimsiniz?


KİŞİ:

Ben mi? Ben... Kristof Kolomb.


RASKOLNIKOV (şaşkın):

Kristof Kolomb? Ama... siz bir denizcisiniz. Ben ise... Ben yalnızca bir adamım. Bir düşü öldüren bir adam...


KOLOMB:

Ben de bir düşü arayan adamdım. Farkımız yok.

İkimiz de bilinmeyeni aradık. Sen, insan ruhunun sınırlarını... Ben, dünyanın ucunu.


RASKOLNIKOV:

Ama sen keşfettin... Ben ise sadece... bir ceset bıraktım ardımda.


KOLOMB (gülümser):

Ve ne oldu dersin? Ben de keşfettim sandım ama...

Buldum dediğim yer, hayal ettiğim yer değildi.


Cennet sandım, cehennemdi. Altınlar yerine hastalıklar, umut yerine sömürüler getirdim.

Keşfettiğimi sandığım dünya, insanlığın yeni suçu oldu.


RASKOLNIKOV (sessizleşir):

Yani... sen de pişman mısın?


KOLOMB:

Ben pişmanlığın ötesindeyim evlat. Çünkü anladım ki, "Keşfetmek", insanın arzusu değildir. "Aramak", insanın kaderidir.


RASKOLNIKOV (başını eğer):

Ben ararken bir kadını kaybettim. Ben ararken kendimi yitirdim. Ben bir Tanrı olmak istedim... ama sadece bir hiç oldum.


KOLOMB:

Sen bir hiç olmadın. Çünkü hâlâ soru soruyorsun.

Tanrı, bazen cevapsızlıkta gizlidir. Ve bazen... bir suç, bir arayıştan daha dürüsttür.


RASKOLNIKOV:

Öyleyse neden bu kadar acı çekiyorum?


KOLOMB (göğe bakarak):

Çünkü sen hâlâ yaşıyorsun. Yaşamak, acının içinden geçmeyi seçmektir.


(Sessizlik. Nehir kıyısındaki rüzgâr yavaşça diner. Kolomb silüeti buğulaşır, dağılır. Raskolnikov gözlerini açar. Petersburg’daki odasına geri döner. Ter içinde kalmıştır.)


“Raskolnikov, ilk kez bir suça değil, bir umuda ağladı o sabah.”


 III. BÖLÜM 


 "Yaratıcısıyla Yüzleşme"


Raskolnikov ve Dostoyevski


 Boş bir tiyatro sahnesi. Sadece bir masa, iki sandalye ve loş bir ışık.


Raskolnikov sahnede tek başına otururken, bir gölge belirir. Yavaşça yaklaşır. O, Dostoyevski’dir.


RASKOLNIKOV (başını kaldırmadan):

Geç kaldınız.


DOSTOYEVSKİ:

Ben her zaman gecikerek gelirim.

Çünkü en derin yüzleşmeler ancak gecikince olur.


RASKOLNIKOV (sert):

Beni sen yarattın.

Beni suçla, pişmanlıkla, acıyla kuşattın.

Neden?


DOSTOYEVSKİ (yumuşakça):

Çünkü seni insan yaptım.

Ve insan, çelişkidir.


RASKOLNIKOV:

Beni neden affetmedin?


DOSTOYEVSKİ:

Sen kendini affetmedin ki. Ben yalnızca aynanı tuttum. Sen baktığında ne gördüysen, onu yazdım.


RASKOLNIKOV (bir an durur):

Peki ya mutluluk? Ben hiç mutlu olamayacak mıyım?


DOSTOYEVSKİ:

Mutluluk bir varış değil, Rodion… Bir yürüyüştür.

Sen artık yoldasın. Bu yeter.


RASKOLNIKOV (gözleri dolarak):

Ben yalnız mıyım?


DOSTOYEVSKİ (gülümseyerek):

Hayır.

Ben seninle geldim.


(Işıklar yavaşça söner. Sadece masanın üstünde bir kitap kalır: “Suç ve Ceza”)


Hep kendimi Raskolnikov' a benzetmişimdir "Suç ve Ceza" yı okurken. Yalnızdır, toplumın içinde ama uzak gibidir ve büyük bir yoksulluk içinde yaşamaktadır. Ben o kadar da değilsem bile. 


En temel özelliği içsel çelişkileridir.Bir yandan yoksul insanlara yardım etmeyi düşünür, diğer yandan “dünyayı iyileştirmek için” bir cinayet işler.


Vicdanı ile boğuşur, cezasını sadece mahkeme değil, kendi iç dünyası verir. 


Romanın sonunda, Sibirya’daki sürgün hayatı, Raskolnikov’un içsel bir arınma ve yeniden doğuş sürecine girmesini sağlar. 


Belki benim de bir sürgünüm vardır son yıllarda. Arınma ve yeniden doğuş için. 


İnsan ruhunun derin çatışmalarını, inançla isyanın dansını içinde taşıyan bir karakterdir.


O bir katilden çok, kendi ruhuna kurşun sıkan bir insanıdır. Kendimi onda bulmuş gibi hissettim hep.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

**"Hırsız Kim? Kod 46 ve Sınıf Kavgasının Gerçek Faili"**

**“Sol Yumruk, Sağ Elin Şiddetini Temize Çekemez!”**

**"Dua Karnını Doyuruyor mu, Katmer?"**