**"Capek’in Memleketinden Gelen Sessizlik"**

 **"Capek’in Memleketinden Gelen Sessizlik"**


Ölmek mi zor, kalmak mı? Belki de soru bu değildir.

Belki de soru, kalırken neyin öldüğü, ölürken neyin hayatta kaldığıdır.


Bazen sabahlar, tan vaktinden değil, içimizde biriken uykusuzluktan doğar. Gözlerimiz açık ama düşlerimiz suskundur. 


İşte tam da bu suskunlukta, Karel Čapek’in robotlarını okurken anımsadım ;ruhun bir emre dönüştüğü, varlığın yorgun bir prosedürden ibaret kaldığı zamanları.


Yıllar önce okumuştum. Şimdi İngilizce versiyonu elimde. İngilizce bilmediğim halde inatla okuduğum bir kitap oldu tekrar. Bu bana çok kıymetli biri tarafından, Capek’in memleketinden getirilmişti. 


O hediye, kelimelerin ötesinde bir bağ gibiydi aramızda. Sayfaları yavaş yavaş çevirdim; kıt İngilizcemi çeviriyle besledim. 


Zaman aldı, ama o zamanın içinde bir tür huzur vardı. Çünkü sadece Capek’in kelimelerini değil, onun ruhunu da anlamaya çalışıyordum ve belki de kendimi.


Yaşamı bir tasarım nesnesine dönüştüren dünya, artık bizi anlamakla değil, bizi verimli kılmakla ilgileniyor. Ve insan, kendi özüne yabancılaştığında ölümü arzulamaz bile çünkü çoktan ölmüştür.


Heidegger, “ölüm varoluşun en özgün olasılığıdır” derken belki de sadece sonu değil, yaşamı biçimleyen boşluğu ima ediyordu.


 Çünkü kalmak, bazen hayatın kendisini

anlamlandırmaktan daha çok, anlamlan-

dıramamanın içinde sürüklenmektir. 


Yaşarken yitirdiğimiz şeyin yalnız zaman olmadığını, her sabah çalan alarmın bize bir gün daha değil, bir eksiklik daha doğurduğunu fısıldar zamanın

koynundaki sabır.


Seneca’nın dediği gibi, “hiç ölmeyecekmiş gibi yaşarken, aslında yaşamaya bile başlamamışızdır.” Peki ya biz? Ya biz, ölmeye hazırken yaşamayı erteleyenler? Çek yazarı Capek’in hikâyelerinde olduğu gibi, biz de makineleşmenin eşiğinde miyiz?


Hislerimizi organize eden protokoller, duygularımızı anlamdan çok beklentiyle tartan hesap makineleri... Ne yaşamak ne de ölmek; ikisinin arasında bir geçersizlik duygusu.


Bu çağda kalmak, bir fikir değildir artık; bir görev, bir uzlaşma, bir mecburiyet. Nietzsche’nin deyişiyle, “İnsanın taşıması gereken yük değil, yoksun olduğu anlam onu yıkar.” Ben de tam burada, boşlukta eğilen bir ağaç gibi hissediyorum kendimi.


 Ne kök salacak toprak ne de yaslanacak bir rüzgâr. Kalmak mı zor, ölmek mi zor? Belki de asıl zorluk, yaşamanın niçin olduğunu bilememektir.


Capek’in gözünde yaşam, bir laboratuvar kadar düzenli, ama bir cenaze kadar soğuktur. Onun kahramanları ne tam makinedir ne de tam insan.


 Hep bir eksik parçayla dolaşır dururlar; tamir edilemeyen bir vicdanla, değiştirilemeyen bir yazgıyla. İşte ben de o parçayım şimdi. Ne tamamlanabilen bir bütün, ne de kırılabilen bir varlık.


Bu yazı, ölümü romantize etmek için değil, yaşamın ne kadar teknikleştiğini, ruhsuzlaştığını, anlamdan ne kadar soyutlandığını fark etmek için yazıldı.


 Artık sadece “hayatta kalmak” diye bir kavram var. Oysa eskiler “yaşamak” derdi; sevmeyi, direnç göstermeyi, anlam aramayı içerirdi . 


Şimdi ise kalmak bir durum, ölmek bir sonuç. Ama ikisi de aynı sessizlikte yankılanıyor: içimizdeki büyük boşlukta.


Ben yaşarken bile bazen ölü gibi hissediyorsam, belki de yaşam, artık bir eylem değil, bir veri setidir. Ve o setin içinde duygular değil, performanslar, sevinçler değil, stratejiler, dostluklar değil, networkler vardır.


Karel Capek’in dünyasında olduğu gibi: insani olanın giderek “işlevsizlik” sayıldığı bir devirdeyiz. Kalmak mı zor, ölmek mi?


Belki de en zoru, ikisinin de ne olduğunu unutmak.Belki de asıl zorluk, yaşamanın niçin olduğunu bilememektir.


Ve bir gün, beklenmedik bir cümle girer gündelikliğin o mekanik akışına:“Dokunmayalım şimdilik, takip edelim...”


Doktorun bu sözüdür belki de hayatın kulak fısıltısı gibi ölümü haber etmesi. Ölüm artık yüksek perdeden gelmez; bir ameliyat masası değil belki, bir göğüs tıkanıklığı, bir sabah aniden artan yorgunluk, bir cümlede gizli bir sarsıntıdır.


 Capek’in insan-robot arası varlıkları gibi, biz de vücudumuzdaki en ufak değişimi bile bir sinyal gibi okuruz; çünkü artık ruh değil, sistem uyarı verir.


Ölüm bu; ne zaman, nereden, nasıl selam vereceği belli olmaz. Belki bir tahlil sonucu, belki bir yorgunluk hali, belki uzun süredir seni yalnız bırakmayan bir düşünce biçimiyle gelir.


 Ölüm bazen bir duygu değil, bir veridir artık. “Gözlemleyelim,” der doktor. Oysa seni en çok gözlemleyen, kendi içine sinmeyen kalbin olmuştur.


Çünkü bazen ölüm bile bir başlangıçtır. Bir şeyleri değiştirmek için değil; artık değiştiremeyeceğini fark etmek için.


Belki de asıl felaket ölmek değildir. Kalmak ama boşuna kalmak, tükenmek ama hâlâ direnmeye çalışmak, yaşamak ama yaşadığını hissedememek.


 Ne Nietzsche’nin Dionysos’u ne de Camus’nün absürd kahramanı kadar tutkulu değil artık insanlar. Şimdi herkes, bir “dokunmayalım, takip edelim” sürecinde.


Yaşamak bir teşhis sürecidir artık. Ölüm, bir sonuç raporu. Ama ben hâlâ soruyorum: Ölümün ayak seslerini dinlemek mi daha zor, yoksa yaşamanın anlamını bulamadan sabahları tekrar tekrar başlamak mı?

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

**"Hırsız Kim? Kod 46 ve Sınıf Kavgasının Gerçek Faili"**

**“Sol Yumruk, Sağ Elin Şiddetini Temize Çekemez!”**

**"Dua Karnını Doyuruyor mu, Katmer?"**