**"Laiklik, Sekülerizm ve Din: İslam'ın Yanlış Anlaşılması Üzerinden Bir Sistem Eleştirisi"**
**"Laiklik, Sekülerizm ve Din: İslam'ın Yanlış Anlaşılması Üzerinden Bir Sistem Eleştirisi"**
Trabzon’da, ilahiyatçı Mehmet Okuyan’ın katılımıyla bu akşam Hamamizade Kültür Merkezi'nde düzenlenecek söyleşi, İslam’ın yanlış anlaşılması konusunu ele alıyor.
1400 yılı aşan bir geçmişi olan İslam nasıl yanlış anlaşılıyor . 1400 yıldır bu dine inananlar yanlış yaşamış ve bu dinin sonuçlarıyla yaşananlar yanlış anlaşılmanın ürünü müydü?
Elbette bu ilahiyatçıların konusu. Benim hiç alanım değil. Bu arada Mehmet Okuyan'ı da okuyan ve pek çok videısunu da izleyen biriyim. Reformist söylemleri benim de ilgimi çekiyor.
Ama konu bu değil. Konu dinin toplumun vicdanlarından çıkarıp onu bir şekilde kullanmaya çalışmak. Beni ilgilendiren boyutu burası. Burada islamın değerleri üzerinden bir tartışma yaratmak değil derdim. İnsanlar inandıklarıyla mutlu oluyorsa ve bu mutlulukları birileri tarafından kullanılmıyorsa benim için hiç sorun değil.
ADD gibi kendini laik ve seküler bir sistematiğe sahip olarak tanımlayan yapılar da siyasal islamcıların yaptığının bir başka versiyonunu yapmaya çslışıyor. İslam’ın doğrusunu anlatmaya soyunuyor.
Bu, aslında çelişkili bir durum. Çünkü laiklik, bireyin inancını devletin ve kamusal alanın dışında, özel bir mesele olarak ele alan bir ilke olarak savunulurken, laikliği benimseyen yapıların bir dini doğru veya yanlış anlatmaya çalışması, bizzat laikliğin özüne ters düşüyor.
Bugün yaşadığımız sistem, insanları dinleriyle baş başa bırakmayan bir yapı inşa etmiş durumda. Din, ya tamamen dışlanıyor ya da politik bir aygıt hâline getiriliyor.
Bir kesim İslam’ı siyasallaştırırken, diğer kesim İslam’ın yanlış anlaşıldığı iddiası üzerinden yine bir siyasal pozisyon alıyor. Ancak burada kritik nokta, İslam’ın kim tarafından ve ne şekilde siyasallaştırıldığıdır.
Özellikle Cumhuriyet tarihi boyunca, din üzerinden uygulanan baskı politikalarının ve manipülasyonların benzerleri günümüzde farklı formlarda devam ediyor.
12 Eylül cuntasının Atatürk ve Kemalizm’i kullanarak alanlarda halka Kur’an göstermesi ile bugün seküler bir perspektiften İslam’ın doğrusunu anlatmaya çalışanlar arasında temelde bir fark var mı?
O dönem devletin çıkarlarına uygun bir din anlayışı dayatılırken, bugün yine belirli bir dünya görüşünün din üzerinden inşa edilmesi çabası mı söz konusu?
Bu noktada, laiklik ve sekülerizmin gerçekten tarafsız olup olmadığı tartışmaya açık. Laiklik, teoride devletin din işlerine karışmamasını ve dini tarafsız bir biçimde ele almasını öngörse de pratikte çoğu zaman dinin yorumlanmasına müdahale eden bir sistem olarak işliyor.
Sekülerizm, modern toplumlarda dinin kamusal alandan çekilmesini teşvik ederken, aslında bir ideolojik çerçeve olarak dinin varlığına ve etkisine yönelik bir duruş sergiliyor.
Marx’ın ünlü "din halkın afyonudur" sözü, çoğu zaman yanlış anlaşılır. Burada Marx’ın eleştirdiği, dinin bizzat kendisinden çok, dinin mevcut toplumsal ve ekonomik düzeni meşrulaştırma aracı olarak kullanılmasıdır.
Ancak ironik biçimde, bugün dinden tamamen arındırılmış bir kamusal alan inşa etme iddiasında olanlar da, benzer bir ideolojik mekanizmaya hizmet ediyor.
Yani Marksist bir perspektiften bakıldığında, hem dinin siyasallaştırılması hem de sekülerliğin din karşısında hegemonik bir konuma getirilmesi, aynı tahakküm ilişkilerinin bir parçası hâline geliyor.
Bugün dinin yanlış anlaşılması meselesi üzerinden geliştirilen söylemler, aslında modern devlet mekanizmalarının ve ideolojik aygıtların din üzerindeki kontrol arzusunun bir tezahürüdür.
Bir grup İslam’ı geleneksel yorumlardan arındırıp modernleştirerek kabul ettirmeye çalışırken, diğer bir grup İslam’ı siyasi bir düzen kurma aracı olarak görüyor. Oysa burada asıl mesele, bireyin dini inanışları ile arasına giren yapılar ve sistemlerdir.
Bugün laiklik ve sekülerizm üzerinden dine müdahale edenler ile dini siyasallaştıranlar arasında temel bir fark olmadığı açıkça görülüyor. Her iki taraf da, kendi dünya görüşünü mutlak doğru olarak dayatıyor ve dinin bireysel bir vicdan meselesi olarak yaşanmasını engelliyor.
Oysa gerçek anlamda özgürlük, ne devletin ne de herhangi bir ideolojik grubun din üzerinde tahakküm kurmadığı bir ortamda mümkündür.
Bu söyleşide tartışılan İslam’ın yanlış anlaşılması meselesi, aslında çok daha büyük bir sistem sorununa işaret ediyor.
Gerçekten özgür bir toplum, bireyin inancını şekillendirmeye çalışan tüm güçlerden bağımsız olduğu zaman var olabilir.
Ancak görünen o ki, ister laik-seküler bir çerçevede, ister dini bir otorite üzerinden olsun, hiç kimse bu kontrolü elden bırakmaya niyetli değil. Ve bu döngü, farklı aktörler aracılığıyla sürekli yeniden üretilmeye devam ediyor.
Başkalarının yürüdüğü yoldan gitmek aynı sonuca götürür. Farklı sonuçlar için farklı bir yol denemek gerekir.
Yorumlar
Yorum Gönder