**"Kızıldere: Bir Damın Altında Durdu Zaman"**
**"Kızıldere: Bir Damın Altında Durdu Zaman"**
Biz buraya dönmeye değil,
Bir ihtimalin kalbine inmeye geldik.
Yani ölmek değil aslında,
Bir halkı uyandırmaya geldik.
"Geriye Dönmeyenler İçin Yazıldı Bu Yazı"
“Biz buraya dönmeye değil, ölmeye geldik.”
Bu söz, sadece bir sonun değil, bir başlangıcın da mührüdür. Kızıldere’de, 30 Mart 1972’de, Mahir Çayan ve yoldaşları, emperyalizmin ve faşizmin zincirlerini kırmaya ant içmiş on yiğit, sadece bir eve değil, tarihin tam kalbine çekildiler.
O an, ölüm değil, direnişin sonsuz formuydu. Kurşunlarla delinmiş bedenleri, karanlığın bağrında bir meşale gibi yandı.
Bugün Kızıldere’yi anlamak, bir anmayı tekrarlamak değildir. Kızıldere’yi anlamak, yaşadığımız her günü, Mahir’in gözünden yeniden inşa etmektir.
Bugün banka kuyruklarında açlıktan fenalaşanların, okul sıralarında umut yerine kaygıyla yoğrulan gençlerin, sabahın köründe ucuz işçilik için yollara düşenlerin yüzüne baktığımızda; Mahir'in gözlerinden süzülen o büyük isyanı görürüz.
Çünkü Kızıldere sadece geçmişin trajedisi değil, bugünün sorusudur:
Hangi sistem bir avuç insanı açlığa, yoksulluğa, köleliğe mahkûm ederken, öbür avuç bir sarayda tok ölebilir?
Hangi düzen, barikat kuran gençleri "terörist" diye damgalar da, milyonların emeğini sömürenleri "iş insanı" diye yüceltir?
Mahirler bunu sordu. Cevabını da haykırarak verdi: “Biz halkız, yeniden doğarız ölümlerde!”
Bugün bu haykırış, Taksim’in yasaklı sokaklarında, Roboskî’nin parçalanmış bedenlerinde, Soma’nın karanlık madenlerinde yankılanıyor.
Kızıldere’nin kurşunları hâlâ bitmedi, çünkü kurşun sıkan el hâlâ aynı. Adı bazen sermaye, bazen tek adam rejimi, bazen NATO, bazen "milli güvenlik". Ama özü hep aynı: Halkı susturmak.
Ama halk sustuğunda, tarih konuşur.
Ve tarih, Kızıldere’de bir dipnottur sadece. Asıl metin, bugün yazılıyor: Fabrikalarda, kampüslerde, sokak eylemlerinde, kadınların haykırışında, Kürt gençlerinin özgürlük arayışında, işsizlerin öfkesinde…
Her yerde Mahir’in izleri var. Ve her yerde o soru: Ya teslim olacağız ya da Kızıldere’nin izinden yürüyeceğiz.
Çünkü devrim, geçmişte kalmış bir romantizm değil; geleceği kazanma iradesidir.
30 Mart, bir anı değil; bir çağrıdır.
Yorumlar
Yorum Gönder