**"Kapitalizm, Göç ve Emek: Tarihsel Süreçten Günümüze Bir Analiz"*
**"Kapitalizm, Göç ve Emek: Tarihsel Süreçten Günümüze Bir Analiz"**
Ercüment Akdeniz’in bugünkü Birgün gazetesinde ki yazısından ilhamla...
Çünkü bu konu tarih boyunca işçi sınıfını bölmek, onu milliyetçilik ile parçalara ayırmak, din ile hakkına razı etmek için kullanılmıştır.
Şimdi ise başka bir boyuta taşınarak bu göçmen dalgası emperyalist güçlerin paramiliter askerleri olarak bölgesel savaşlarda savaş şirketleri tarafından kullanılmaya başlandı.
Göç, insanlık tarihinin en eski olgularından biridir. İlkel toplumlardan modern ulus-devletlere kadar, insanlar daha iyi yaşam koşulları, güvenlik, iş olanakları ve özgürlük arayışıyla yer değiştirmiştir.
Ancak özellikle kapitalist üretim ilişkilerinin gelişimiyle birlikte göç, artık sadece doğal bir hareketlilik değil, ekonomik, politik ve sınıfsal dinamiklerle iç içe geçmiş bir süreç haline gelmiştir.
Bugün göç, küresel ekonomi politiğin ayrılmaz bir parçasıdır ve sermayenin işleyişinde kritik bir rol oynar.
İlk göç hareketleri, tarımsal üretime dayalı toplulukların yerleşik hayata geçişiyle büyük ölçüde yavaşladı. Ancak feodal sistemin çözülmesi ve kapitalizmin doğuşuyla birlikte yeni bir göç dalgası başladı.
16. ve 17. yüzyıllarda Avrupa’da ilkel birikim süreci yaşanırken, kırsaldan kentlere yoğun bir iç göç gözlemlendi.
Sanayi Devrimi ile birlikte kapitalist üretim hızla gelişti ve bu süreç kitlesel işçi göçlerine yol açtı. İngiltere, Almanya ve Fransa gibi sanayileşen ülkeler, kırsal kesimlerden ve sömürgelerden ucuz işgücü sağladı.
Aynı zamanda ABD gibi yeni kapitalist merkezlere büyük ölçekli göçler gerçekleşti. Göç, artık sadece bireysel bir karar olmaktan çıkıp, sermaye tarafından yönetilen ve şekillendirilen bir süreç haline geldi.
Kapitalist sistem, emek gücünü her zaman esnek ve düşük maliyetli bir unsur olarak görmüştür. Bugün göç hareketlerinin temelinde de bu ekonomik dinamik yatmaktadır.
Göç, emek arzını artırarak işçi ücretlerini baskılayabilir. Göçmenler genellikle düşük ücretli, güvencesiz ve sendikasız işlerde çalıştırılarak işgücü piyasasında “yedek işçi ordusu” işlevi görür.
Gelişmekte olan ülkelerden gelişmiş ülkelere nitelikli işgücü akışı, küresel sermayenin rekabet avantajını artırırken, kaynak ülkelerde bilgi ve sermaye kaybına neden olur.
Göçmenler, sanayi, tarım ve hizmet sektörlerinde önemli roller oynar. Ayrıca, göçmenlerin kendi ülkelerine gönderdikleri dövizler, gelişmekte olan ekonomiler için hayati finansal kaynaklardan biridir.
Ancak bu ekonomik faydalar, kapitalist sistem içinde eşitsiz ve sömürüye dayalı bir biçimde gerçekleşir.
Göçmen emeği, sermayenin ihtiyaçlarına göre şekillendirilirken, göçmenlerin hakları, yaşam koşulları ve entegrasyon süreçleri çoğu zaman geri planda kalır.
Göç, yalnızca ekonomik bir olgu değildir; aynı zamanda emperyalist politikaların da bir sonucudur. Savaşlar, ekonomik krizler ve siyasi baskılar, kitlesel göç dalgalarını tetikleyen en büyük faktörlerdir.
Bugün Ortadoğu’dan Afrika’ya kadar birçok bölge, emperyalist savaşların doğrudan ya da dolaylı sonuçlarıyla kitlesel göç hareketlerine sahne olmaktadır.
ABD, Avrupa ve diğer emperyalist güçler, askeri müdahaleler ve neoliberal politikalarla ülkeleri istikrarsızlaştırırken, ortaya çıkan göç krizlerini yönetmek için sert sınır politikaları geliştiriyorlar.
Dahası, emperyalist devletler göçmenleri yalnızca işgücü olarak değil, paramiliter güçler olarak da kullanıyor. Örneğin, Fransa’nın eski sömürgelerinden gelen göçmenleri Yabancı Lejyon’da askere alması, ABD’nin özel savaş şirketleri aracılığıyla göçmenleri savaşlarda kullanması, Suriye örneğinde ki gibi Özbek, Uygur vb. savaşçıların paralı asker olarak kullanılması gibi örnekler, göçün artık sadece ekonomik değil, askeri bir meta haline geldiğini gösteriyor.
Kapitalizmin krizleri derinleştikçe, göçmen karşıtı söylemler ve politikalar da artıyor. Küresel ekonomik eşitsizlikler ve işsizlik arttıkça, burjuvazi göçmenleri bir “günah keçisi” olarak sunarak toplumu bölmeye çalışıyor. Avrupa’da ve ABD’de aşırı sağın yükselişi, bu stratejinin bir sonucudur.
Sermaye, hem göçmen emeğinden faydalanırken hem de toplumsal öfkeyi göçmenlere yönlendirerek işçi sınıfının birliğini bozuyor. Oysa gerçek sorun, göçmenler değil; kapitalist sistemin yarattığı eşitsizliklerdir.
Göçmen emeğinin sömürülmesine karşı tek çözüm, işçi sınıfının birleşik mücadelesidir. Marksist perspektif, göçmenlerin ve yerli işçilerin birbirine rakip değil, aynı sistemin mağdurları olduğunu savunur.
Sosyalizm de göç ;
✔️ Göçmenlerin sendikal haklarını ve çalışma koşullarını iyileştirmeyi,
✔️ Uluslararası işçi dayanışmasını güçlendirmeyi,
✔️ Sınır politikalarının emekçilerin çıkarlarına göre düzenlenmesini,
✔️ Göçmen emeğinin sömürüsüne karşı ortak sınıf mücadelesini yükseltmeyi hedeflemelidir.
Kapitalist düzen, göçmenleri hem ucuz işgücü olarak kullanarak hem de savaşlarda harcanabilir askerler haline getirerek kendi krizlerini yönetmeye çalışıyor. Ancak işçi sınıfının enternasyonal dayanışması, bu sömürü çarkını kırabilir.
Göç, insanlığın en eski olgularından biridir. Ancak kapitalizm altında göç, bir sömürü aracı haline gelmiştir.
Bu nedenle, göçmen hakları için verilen mücadele, aynı zamanda kapitalizme karşı verilen bir sınıf mücadelesidir. Göçmen karşıtlığına karşı durmak, işçi sınıfının geleceğini savunmak demektir.
Emekçiler, göçmen ya da yerli fark etmeksizin, ortak talepler etrafında birleştiğinde, kapitalizmin göçü bir baskı ve sömürü mekanizması olarak kullanma stratejisi başarısız olacaktır.
Enternasyonal dayanışma, yalnızca göçmenler için değil, tüm işçi sınıfı için daha adil bir geleceğin anahtarıdır.
Bu adil geleceğin de ne olduğunu biliyoruz artık. Elbette Sosyalizm.
Yorumlar
Yorum Gönder