**"Sınıf Nerede? Sosyalistler Neyi Unuttu?"**
**"Sınıf Nerede? Sosyalistler Neyi Unuttu?"**
Zor bir dönemdeyiz ya, da öyle hissediyoruz. Aslında kapitalizm sömürüyü iliklerimize kadar hissettirmeye başladı, kanımızın bile çekildiğini hissediyoruz.
Yalnız bir sorunumuz var. Hepimiz farkındayız çözümün tek olduğunu biliyoruz, müthiş bir gücümüz var onu da biliyoruz. Elimizde ise dünyayı kurtaracağına inandığımız bilimsel bir ideolojimiz var ; Marksizm.
Fakat bir sorunumuz var dedik ya neredeyse 500 yılllık kapitalizm tarihinde yaşadığımız kısa sosyalizm deneyimlerinden sonra bugünün dünyasında bir umutsuzluk sisi üzerimize çökmüş durumda.
Ne yapmalı, nasıl yapmalı sorulaları yeniden karşımızda. Üretim araçları ve üretim ilişkileri biçim değiştiriyor. İlk defa mı? Elbette hayır. Teknoloji ve bilim ilerledikçe bu değişim devamlı yaşandı ve insanlık sorduğu bu sorularla her zaman bir cevap buldu.
Bizler de bulacağız. Bu amaçla dünyanın pek çok yerinde kafa yoran devrimciler, sosyalistler var. Ülkemizde de bu arayış içinde olan dostlar, yoldaşlar var.
Haluk Yurtsever sendika.org.ta,ki yazısında bu soruya, pek çok devrimci gibi cevap arıyor. Ve özetle şöyle şöyle diyor :
Kapitalizm, kendi yarattığı üretici güçleri artık yönetemiyor; doğayı, toplumu ve insanı aynı anda krize sürükleyen bir sistemsel tıkanma noktasına ulaşmış durumda.
Savaşlar, ekolojik yıkım, derinleşen eşitsizlikler ve siyasal çürüme… Hepsi, Lenin’in bir asır önce tarif ettiği “devrimci durum”un küresel izdüşümlerini bugünün dünyasında yeniden görünür kılıyor.
Haluk Yurtsever, bu yazısında, devrimci durumun yalnızca nesnel koşullarını değil, onu devrime dönüştürecek öznel bileşenin — yani komünist hareketin düşünsel, örgütsel ve siyasal bütünlüğünün — tarihsel zorunluluğunu tartışıyor.
Yazı, günümüzün sınırda kapitalizmini teşhir ederken, aynı zamanda yeni bir devrimci strateji için çağrı niteliği taşıyor:
“Devrimci durum var, ama devrimin öznesi hâlâ eksik. O özneyi yaratmak, komünistlerin tarihsel görevidir.”
Eksikliği devrimci devrimci öznede görüyor. Haklıdır. Bugün gerçekten sınıfla bağı sağlam, kitleleri harekete geçirebilecek devrimci bir özne yok.
Peki sadece sorun bu mudur? Biraz da başka yönlerine bakalım. Dilimiz döndüğünce, aklımız erdiğince yazmaya çalışalım. Belki bir katkı olur.
Dünya değişti, kapitalizm biçim değiştirdi, ama sosyalistler hâlâ aynı kapının önünde bekliyor diyoruz. Belki haksızlık yapıyoruz ama ortada olan duruma göre böyle görünüyor.
Oysa o anladığımız anlamda pek bir bir fabrika artık yok dostlar. Buhar makineleri söndü, çarklar sessizleşti, tezgâhlar sanal ağlara taşındı.
İşçiler hâlâ var, ama artık bir arada değil; biri kuryelik yapıyor, biri markette kasada, biri bilgisayar başında “freelance” adı altında kendi emeğini satıyor. Yani işçi sınıfı artık görünmez, ama her yerde. Ve biz sosyalistler onu bulmakta gecikiyoruz. Nerede olduklarını bildiğimiz halde.
Bir zamanlar işçiyle buluşmak için fabrika kapısında beklenirdi. Bugün o kapı, artık bir “uygulama giriş ekranı”. Kapitalizm üretimi dijitalleştirerek, emeği atomlarına ayırdı.
İşçiler aynı işi yapıyor ama birbirinden habersiz.
Bir çağrı merkezi işçisiyle bir yazılımcı aynı ağda çalışıyor, ama birbirine dokunamıyor. Bu yalnızlık, sistemin en sinsi başarısı.
Mevcut sendikalar bu yeni dünyayı hâlâ anlamış değil. Sendikalar dipe vurmuş değil kendilerini imha etmiş.
Çünkü sendikalar, 20. yüzyılın üretim modeline sıkışmış durumda: aynı yerde, aynı vardiyada, aynı patronla mücadele…
Oysa bugün mücadele alanı fabrika değil, hayatın kendisi. Evde, sokakta, internette, doğada.
Yani örgütlenme artık bir işyeri meselesi değil, bir yaşam meselesi.
Sendikalar çoğu zaman birer “idari kurum” gibi davranıyor. Toplu sözleşme imzalamakla sosyalizme hizmet ettiğini sanıyor.
Oysa Marx’ın dediği gibi, “Ücret mücadelesi, ancak sistemin zincirlerini daha rahat taşımayı öğretir.”
Sendika işçinin değil, patronun ritmine uymaya başladıysa; sosyalist hareketin görevi, o ritmi bozmak, yeniden işçiye kulak vermektir.
Ama işçi de değişti. Artık yalnızca fabrika işçisi değil, öğretmen, hemşire, kurye, yazılımcı, güvenlikçi, memur, temizlikçi…
Hepsi emekçi, ama hepsi farklı bir dünyada yaşıyor.
Bu yüzden sosyalist program, artık çok merkezli bir sınıf anlayışı üzerine kurulmalı. Tek bir sınıf değil, ezilenlerin ittifakı.
Yani “devrim”, yalnızca sanayi işçisinin değil, doğanın, kadının, gencin, göçmenin, işsizin de meselesi.
Kapitalizmin son biçimi, doğayı sömürüyor.
Artık sadece işçiyi değil, gezegeni de artı-değerin kaynağına çevirdi.
Ormanlar, nehirler, denizler, madenler...
Hepsi üretim bandının birer dişlisi haline geldi.
O yüzden bugünün devrimi, yalnızca iktidar devrimi değil , ekolojik bir kopuş da olmalı. Yani sosyalizm, doğayı kurtarmadan kendini kurtaramaz.
Marx’ın “doğal metabolizma” kavramı tam da bunu anlatır: İnsan, doğayla uyum içinde üretmezse, sonunda kendini tüketir.
Sosyalistler artık soruyu değiştirerek başlamalı:
“İşçiyi nerede bulurum?” değil, “İşçi nerede yaşıyor?”
Çünkü sınıf mücadelesi artık sadece üretimde değil, yaşamın içinde sürüyor. Kira ödeyemeyen kiracının isyanında, bankaya borçlu çiftçinin öfkesinde,
market rafını dizen kasiyerin sessizliğinde,
Twitter’da paylaştığı bir şikâyette, hatta gece vardiyasından sonra yazdığı bir mesajda.
Evet, sosyal medya artık bir yaşam alanıdır.
Ve orada da sınıf bilinci yeniden kurulabilir.
Kapitalizm oradaysa, sosyalizm de orada olmalı.
Dijital alan bir kaçış yeri değil, örgütlenme alanı. Eğer kapitalizm kendisini orada pazarlıyorsa ve orası bir yaşam alanı haline gelmişse en çok kullanılabilecek örgütlenme alanlarından biri haline de getirilebilir.
Artık büyük sendika binalarına değil, küçük ama kararlı dayanışma ağlarına ihtiyacımız var.
Mahalle meclisleri, taban inisiyatifleri, dijital dayanışma grupları…
Bir öğretmenle bir kuryeyi, bir hemşireyle bir yazılımcıyı aynı sofrada buluşturacak yapılar.
Çünkü sınıf artık çeşitlendi; ama sömürü, aynı kaldı.
Tek fark, artık görünmüyor. Ama ulaşılmaz değil hemen içimizde yanıbaşımızda, mahallemizde, oturduğumuz kafede, parkta.
İşte sosyalist hareketin görevi, o görünmeyeni yeniden görünür kılmak.
Gramsci, “Hegemonya, kültürel alanda kurulur” der.
Bugün sosyalistler için en büyük mücadele, zihinlerde veriliyor.
Kapitalizmin dili umut satıyor, ama insana ölüm getiriyor. Bizim yeniden umut üretmemiz gerek.
Yani devrim önce bilinçte, sonra sokakta başlar.
* 1871 Paris Komünü: işçiler kenti ele geçirdi ama ülke çapında örgüt yoktu.
* 1917 Rusya: devrim başarıldı ama bürokrasi halkın iradesini boğdu.
* 1973 Şili: iktidar alındı ama ordu kazanılmadı.
Her biri aynı dersi söylüyor:
Devrim yalnızca sokağı değil, var olan devleti de örgütlemeli. Bu çok iddialı oldu belki ama yıkacağımız devletin bu kurumlarını da bölmek zorundayız. Oralarda da örgütlemeliyiz. İtiraz edebilirsiniz tabi, bu sadece bir fikir.
Askeri, polisi, bürokratı mevcut devlet yapısından koparmadan, en azından bölmeden devrim gerçekten zor.
Bugün Türkiye’de ve dünyada devrim,
hâlâ aynı şeye yaslanır: örgütlü bilinç.
O bilinç olmadan her mücadele, rüzgârda savrulur.
Kapitalizmin çarkları doğayı, emeği, zamanı öğütürken, biz hâlâ inanıyoruz: insan, kendi kaderini değiştirebilir. Ama bunun yolu, geçmişi tekrarlamak değil, onun içinden yeni bir dünya kurmaktır.
Bugünün devrimi, bir fabrikanın kapısında değil,
bir çocuğun geleceğinde, bir işçinin uykusuz gecesinde, bir kadının emeğinde, bir derede, bir parkta, bir bilgisayar ekranında filizleniyor.
Eğer sosyalistler bu yeni dünyanın dilini konuşamazsa, o zaman tarih, bizi değil, bir başkasını yazar.
Marx’ın dediği gibi:
“Tarih, yapıldığı biçimde değil, yapamadıklarımızla da yazılır.”
O halde: Sınıfla yeniden buluşmanın zamanı geldi.
Ama bu kez fabrika kapısında değil , hayatın tam ortasında, birbirimizin gözlerinde, ve yeniden doğacak bir dünyanın eşiğinde.
Sınıf hayatın her yerinde artık, onu sadece fabrika kapılarında aramaya gerek yok. Elbette oraları terk etmeden, sömürüyü en çok yaşayanlara ulaşarak, en çok çaresiz olanları bularak ve en devrimci özneyi, işçilerle yaratarak.
Bir sürü insan çok değerli tartışmalar yürütüyor. Ve eminim ki bu tartışmslar yeni devrimin, yeni sınıf mücadelesinin yolunu açaçak bir buz kıran olacaktır.
İnsanlık bu barbarlık çağından devrimler çağına doğru yol alıyor. Hszır olmalı, nasıl yapacağımızı şimdiden bilmek zorundayız.
Yorumlar
Yorum Gönder