**"Çamların Altında Bir Gün"**
Bir deneme daha...
Bazı günler geçmişi yeniden yaşatır. Çünkü tamamlanmamıştır yaşanılanlar. Doğanın sessizliğinde yankılanan bir hatıranın, insanın içsel fırtınasıyla birleştiği bir anı anlatıyor.
“Çamların Altında Bir Gün”, yalnızca bir geçmiş özlemi değil; kaybın, sessizliğin ve kalemle direnişin kısa bir hikâyesidir.
İşte henüz dinmemiş bir fırtınanın hikayesidir bu ...
**"Çamların Altında Bir Gün"**
(Bir İç Fırtınanın Güncesi)
“Bazı hatıralar, sislidir çünkü hâlâ yanmaktadır.”
Bugün yine hatıralar sardı beni. Soğuk bir rüzgâr gibi, nereden estiğini bilmediğim ama iliklerime kadar işleyen bir özlemin kokusunu getirdiler.
Geçmiş, nasırlı elleriyle kapımı çaldı; içeri girdi, yanıma oturdu ve sessizce beni izlemeye başladı.
Birlikte gezdiğimiz o günü hatırlıyorum. O gün güneş, sanki yeryüzüne değil de yalnızca bize doğmuş gibiydi.
Çam ağaçlarının arasında yürürken reçinenin kokusu ciğerlerimize doluyor, her nefeste biraz daha hayat buluyorduk.
Dalların arasından süzülen ışık, yüzüne vuruyor, gözlerinde bir nehir gibi akıyordu. Gülüyordun , o gülüş, dağların sessizliğinde yankılanan bir türkü gibiydi.
Yeşil çimlerin arasına serilmiş, çam gölgelerinin altına düşmüş o kelleşmiş sarı otlar hâlâ gözümün önünde.
Her biri, güneşin terk ettiği bir anı gibi solgun ve vakur. Aralarında yabani nergisler, mor dağ çiçekleri, başını gökyüzüne kaldırmış birkaç papatya…
Gökyüzü ise berraktı o gün; öyle berrak ki, insan orada kendi kalbini görebilirdi.
Bugün aynı yere gittim. Her şey yerli yerindeydi: çamlar, taşlar, çiçekler, o sessiz patika… Ama hava başka bir dildi.
Sis, her şeyi örtmüştü. Ne güneşin izi vardı ne de senin sesin. Çamların altında bir sessizlik asılıydı; sanki doğa bile bizim yokluğumuzu biliyor, bizim gibi susuyordu.
Şolohov’un bozkırlarında rüzgâr nasıl yürekleri yoklarsa, benim içimde de öyle bir rüzgâr esti. Aytmatov’un romanlarında kaybolan insanların sessizliği gibi, ben de kendi içimde kayboldum.
Ne geçmişi unutabildim, ne bugünü yaşayabildim. Çünkü bazı yerler, insanın içindeki boşluğu büyütür.
Kalemim elimde titredi. Yazmak istedim, çünkü başka çarem yoktu. İçimdeki fırtınayı susturmanın tek yolu yazıya sığınmaktı.
Bu satırları yazarken elim, kalem değil sanki bir yara gibi kanıyor. Her kelime bir hatıranın yankısı, her cümle bir kaybedişin duası.
O gün seninle yan yana oturduğumuz o taşın üstünde durdum uzun süre. Çamların arasında esen rüzgâr, saçımı karıştırdı.
Bir an gözüm gökyüzüne takıldı; bulutlar ağır ağır geçiyordu, tıpkı zaman gibi. O an anladım: bazı anılar ölmez, sadece yer değiştirir.
Toprağın kokusuna, rüzgârın uğultusuna, ya da bir cümlenin içinde kalmış bir nefese dönüşür.
Seninle son kez konuştuğum o yer, hamağı ellerinle bağladığın ağaçlar, bugün mezar taşı kadar sessizdi.
Ama o sessizliğin içinde bir yankı vardı. Belki benim sesimdi o. Belki senin. Belki de ikimizin susuşuydu.
Artık biliyorum: bazı günler insanı geçmişe çağırır, ama o çağrının içinde yalnızca bir şey vardır , kendinle yüzleşmek. Ben bugün, sisin içinde kendi iç fırtınamla yüzleştim.
Ve yazdım... Çünkü bazı ayrılıklar konuşularak değil, yazılarak yaşanır.
Bazı hatıralar, sislidir çünkü hâlâ yanmaktadır.
İçten içe, üzeri küllenen ama içi hala kor gibi yanan.
Unutamamak, zamanın kırılmayan aynasıdır.
Ne kadar uzaklaşırsın, o kadar derin yansır yüzün.
Her şeyin silinmesini beklersin, ama ayna ,yani bellek , kırılmaz; yalnızca tozlanır. Tozu silmeye kalktığında, geçmiş yeniden parlar.
Çünkü unutmak, hafızanın ölümü değildir; yalnızca onun uyumasıdır.
Ve bazı anılar vardır ki, uykusu hafif olur, en küçük sarsıntıda gözünü açar, seni yeniden çağırır.
Unutamamak, bir yara değil, bir hatırlama biçimidir.
İnsanın kendini unutmaması için hatırladığı bir diğerini...
Unutamamak, kalbin zamanı reddetmesidir . Saat durur, an kalır.
Yorumlar
Yorum Gönder