**"Kırmızı Günlerin Gölgesinde"**

 **"Kırmızı Günlerin Gölgesinde"**


Bir rüzgâr esti içimde,

huzursuz, yönsüz, dengesiz,

aşkın ve mücadelenin kesiştiği dar bir sokakta,

şehrin en unutulmuş köşesinde.

Sokak lambaları sarı,

gökyüzü kara,

ve 

Ben, iki uçurumun arasında asılı,

zamanın rüzgârıyla savrulan bir tel,

ve dengede kalmayı değil,

düşmeden süzülmeyi öğrenen bir hayalettim.


Aşk dediler,

mücadele dediler,

kan gibi sıcak, deniz gibi derin, rüya gibi kısa.

Bir ömür, bir sevdaya adandı,

bir cümleye sığamayacak kadar uzun,

ama bir bakışta yok olacak kadar narin.


Ve aşk, hep o en dik yokuşun başında,

ulaşılamayan bir ışık gibi,

ellerimizde paramparça olan bir cam kırığı gibi,

ya da sımsıkı tuttuğumuz halde kayıp giden su gibi.


Sevginin aşamadığı engeller dizildi önümüze,

yüzyılların taş ustalarının ördüğü duvar gibi,

sessizce, titizlikle ördü duvarlarını kader.


Bir yanımız hayal, bir yanımız gerçek,

ama hep yarım, hep eksik.

Özgürlük dedik, zincirlerimizi çözmeye çalıştık,

ama kimse söylemedi bize,

zincirlerin yalnız bileklerde olmadığını.


Geçmişin ağır yükü sırtımıza bindi,

adımlarımız her gün biraz daha yavaşladı.

Özgürleşmek istedik, ama kendi gölgemizden kaçamadık.


Oturduk, defterlerimize güzel günlerin resmini çizdik,

gelecek dedik, umut dedik,

ama bir türlü varamadık o yarınlara.

Çünkü zaman, hep bizden biraz daha hızlı koştu.


Ve o hızın içinde

mutluluk duraklarını kaçırdık.

Bir sabah telaşla çıktığımız sokakta,

görmedik açan çiçekleri.

Bir akşamüstü gözlerimizi kaçırdık,

bize gülümseyen bir çift gözden.

Bir gece yarısı,

başka hayatları düşünmekten,

kendi hayatımızın nasıl geçtiğini fark edemedik.

.

İç çatışmaların ortasında bir savaş alanına döndük,

kendimize yenildik,

ama yine de savaşmaktan vazgeçmedik.

Mücadeleye adadık ömrümüzü. 

Gözümüzü kapattığımızda bile kılıç elimizden düşmedi.


Bazen düşündük:

Kaçış var mı?

Bir yol, bir patika, bir iz?

Ama yollar hep başladığımız yere çıktı.

Dönüp dolaşıp aynı noktada bekledik,

o hiç gelmeyecek işareti.


Sonra bir ses fısıldadı içimizde:

Bekle! Zaman usulca bedenini soyarak seni özgürlüğe taşıyacak.


Bir gün, toprağın çağrısına kulak veren ruh, yüklerinden sıyrılacak. İşte özgürlük kaplayacak o gün tüm bedenini. 


"Sabret, toprağın seni çağırmasına az kaldı."


Ve bir gün,

tenimizi okşayan rüzgâr

sırtımızdaki yükü alıp götürecek. 

Toprak bizi içine çekecek, 

rüzgâr bizi göğe savuracak 

ve biz,

varlığımızı yitirdiğimiz anda,

ilk kez kendimizi bulacağız. 


Ve bir kuş gibi özgürlüğe uçacağız.

Yorumlar