**"Hüzün ve Tebessüm"**

 **"Hüzün ve Tebessüm"**


Zaman her şeyi öyle bir değiştiriyor ki bazen ilaç bazen göz yaşı oluyor insanoğlu için. 


En derin acıların zamanın sonsuz yolculuğunda karşına gülümseme olarak çıkarken, en büyük mutlulukların zamanın derinliğinde göz yaşına dönüşüyor. 


İşte tam da böyle bir gündü pencereden dışarıyı seyrettiği an. 


Eski ahşap pencerenin kenarına oturdu. Dışarıda rüzgâr, narin bir melodi gibi sokaklarda dolaşıyordu. Gökyüzü gri bir örtüye bürünmüş, uzaklarda şimşekler mırıldanmaya başlamıştı.


 Yağmurun kokusu çoktan havaya sinmişti; o tanıdık, o derin ve garip şekilde huzur veren koku.


Elindeki içinde kahve olan fincan hâlâ sıcaktı, parmak uçlarını hafifçe ısıtıyordu. Öyle bir dalıp gitmişti ki fincanın içindeki kahvenin tadını alacak hâli yoktu. 


Gözleri camın buğusunda şekillenen belirsiz bir yansımaya takılı kaldı. Zihni çoktan geçmişin derinliklikletinde ki dehlizlere sürüklenmişti.


 Zamanın, hatıraları şekillendirme biçimi ne garipti. Bazen en mutlu anlar en çok acıtır, en hüzünlü anlar ise içimizde sıcak bir gülümseme bırakıyor diye düşündü hafifçe gülümseyerek. 


Bunu en iyi o an anlamıştı…


Babasını hatırladı bir an. Uzun yıllar olmuştu göç edeli. Yüzünün şeklini hatırlamaya çalıştı. O gittiğinde daha çocuktu. Şimdi ise babasının gittiği yaşı çoktan geçmiş bir babaydı.


Hatırladığı belki de tek anısıydı onunla ilgili ;  O gün okuldan döndüğünde, evde tuhaf bir sessizlik vardı. Annesi mutfakta bir şeylerle meşguldü ama hareketleri fazlasıyla yavaş, düşünceliydi. 


Babası salonda oturuyordu, başı hafifçe eğilmişti. Çocuk, babasının böyle sessiz oturduğunu pek nadir görürdü.


Tam sormak için adım attığında, babası yüzünü kaldırdı ve her zamanki gibi sıcak bir gülümsemeyle ona seslendi:


— “Aslan oğlum, gel bakayım buraya.”


O çocuk, babasının yanına koştu. Babası onu kucağına aldı, saçlarını karıştırdı. Gözleri garip bir parıltıya sahipti; neşeli gibi ama aynı zamanda derin bir yorgunluk taşıyordu.


— “Sana güzel bir haberim var,” dedi babası.


Çocuk heyecanlandı. Babasının elleri güçlüydü, sesi güven vericiydi. Bütün dünyasını kucaklayan o ses, o gün bile içini ısıtmıştı.


Ama birkaç gün sonra, babası gitti. Arkasında bir mektup, birkaç anı ve çocuk aklıyla kavrayamayacağı kadar büyük bir boşluk bırakarak. Güzel haber bu muydu?


O gün anladı ki bazen en içten gülümsemeler, en derin acıları saklamak içindi. Ve o akşam babasının kucağında kahkahalar attığı an, zamanla yüreğini en çok burkan anıya dönüşecekti.


Yıllar geçmiş, zaman birçok şeyi alıp götürmüştü. Çocuk büyümüş, hayata tutunmaya çalışmıştı. Ama bazı anlar vardır ki ne kadar zaman geçerse geçsin, insanın içinde hep taze kalır.


Hayat durmuyor acı ile tatlıyı, mutluluk ile mutsuzluğu aynı anda sunuyordu insana çok acımasızca. 


Hastane odası sessizdi. Annesinin solgun yüzü, yorgun ama huzurluydu. Elini tuttuğunda, annesinin parmakları eskisi kadar güçlü değildi ama hâlâ sıcacıktı.


— “Hatırlıyor musun?” diye fısıldamıştı annesi, sesi rüzgâr kadar hafifti.


— “Ne?”


— “Küçükken düştüğün günü... İlk büyük düşüşün... Dizlerin kanamıştı. O kadar ağlamıştın ki... Ama ben sana gülümsemiştim.”


Çocuk – artık bir adam olmuştu – hatırladı. Evet, gerçekten de düşmüştü. Acıdan gözleri dolmuş, var gücüyle ağlamıştı. Ama annesi gülümsemişti.


 O zaman sinirlenmişti annesine, neden gülüyordu ki? Ama sonra, annesinin yüzüne bakıp o da gülmeye başlamıştı.


— “O an anladım,” dedi annesi, “Sen güçlü bir çocuk olacaktın. Çünkü insan en çok düştüğünde, en çok acı çektiğinde nasıl gülüneceğini öğrenmeli.”


İçindeki düğüm çözülmüştü. O an annesinin elini sımsıkı tuttu ve gözyaşlarını saklamaya çalışmadan ağladı. Ama şimdi, o günü hatırladığında hüzün yerine içini garip bir sıcaklık sarıyordu. Annesinin gülümsemesi, hafızasında hep bir ışık gibi parlıyordu.


Ve çok sevmişti bir zamanlar. Çok mutlu olmuş, tüm hayatı olmuştu sevdiği kadın. Ama bugün yalnızdı. O mutluluktan eser yoktu. En son o da bırakıp gitmişti geçmişinde ki kaygılarına yenilerek. 


İki damla göz yaşı düştü gözlerinden süzülüp yanaklarından çenesine doğru kıvrılarak akarak ahşap pencerenin kenarına. 


Şimdi burada, pencerenin kenarında otururken, hayatın ne kadar garip bir oyun oynadığını düşünüyordu. O gün mutlu olduğu anlar, şimdi boğazında bir düğüm gibiydi. 


Ama o en çok ağladığı anlar… İşte onlar, zamanla içini ısıtan bir gülümsemeye dönüşmüştü.


Ne hikmetse, insan ağladığı anıları gülerek, güldüğü anıları ağlayarak hatırlıyordu…


Zaman, acımasızca akmaya devam ediyor. Kimseyi umursamadan...

Yorumlar